Haftalık
Tanıl Bora
15 Nisan 2026 Çarşamba
Sanırım ilk etki, 1980’ler/90’lar dönümünde, solda 12 Eylül sonrasının örgütsel dağınıklığı sürerken, bir yeni derleniş iddiasını temsil eden bir kutup olarak öne çıkmasından, bir mahfil teşkil etmesinden kaynaklanır. ‘Yeni derleniş’ demem biraz da şundan: Sovyetik parti geleneğinden geliyordu fakat kendi küresinin dışına çıkmıştı; söylemiyle ve radikalizmiyle ve doğrudan temaslarıyla, devrimci sosyalist hareket geleneğine de hitap edebiliyordu. Bu, Yalçın Küçük’ün etki havzasını genişleten ilk merhaledir.
Cuma Çiçek
7 Nisan 2026 Salı
Meseleyi bir terör meselesi olarak çerçeveleyen bu hikâye nitekim devletin ve Türk toplumunun dönüşümüne dair bir çerçeve içermiyor, bir yapısal dönüşüm çerçevesi sunmuyor; bu konuda siyasete, medyaya, akademiye, sivil topluma, sıradan insanlara bir sorumluluk biçmiyor. Sürecin ilerlemesinde büyük riskler alan Devlet Bahçeli’nin liderlik ettiği MHP bile, Meclis Komisyonu’na sunduğu raporda kimlik temelli teritoryal çatışmaların çözüme kavuşması ve barışın inşası için asgari zemini oluşturan anadilde eğitimin nasıl olacağını değil, aksine neden olmayacağını uzun uzun tartışıyor.
Osman Özarslan
6 Nisan 2026 Pazartesi
Tayyip Erdoğan ve onun siyasi hareketi 2015’lere kadar biyolojide simbiyotik (karşılıklı fayda) ya da epifitikmiş (zarasız misafirlik) gibi görünen, kendisi ve sonradan muarız olacağı muhatapları dahil herkesin kazanacağını vaad ettiği (Liberal demokratlar, cemaat, AB, Kürt hareketinin değişik enlem ve boylamları vb.) win-win sistemler kurdu. Fakat sonradan anlaşıldı ki ilk bakışta epifitik ya da simbiyotik gibi görünen ilişkiler meğerse boğma incir (rakısı değil) operasyonuymuş. Ocağına incir ağacı dikmek deyimine de ilham veren bu operasyon, bir incir tohumunun başka türden bir ağacın dalına konması ve sonra kendi kendini daldan aşılayıp, yavaş yavaş tedricen köklere uzanıp ağacı ele geçirmesi ve ağacı kütükten bir iskelete döndürmesidir.
Mete Çubukçu
14 Mart 2026 Cumartesi
Ancak yıllardır asimetrik savaş tecrübesi olan ve bu tecrübeyle Ortadoğu’yu domine eden İran, her ne kadar 7 Ekim sonrası bölgedeki gidişatı okuyamasa da, eski etkinliğini, iddiasını yitirse de her zaman son kozunu kullanmada oldukça mahir. Bunu tabii ki Rusya ve Çin’in elektronik sinyal, radar ve uydu desteğiyle yapabildiğini de eklemek gerekiyor. Öte yandan İran’ın askeri olarak ciddi darbe yediği, askeri altyapısının önemli ölçüde eksildiği de bir gerçek. Buna rağmen “ayakta kalabilmesi” yeni dönemin yeni savaş teknikleri ile ilgili olsa gerek. Bir de içeride en azından savaş boyunca bu savaşın sonucunu bekleyen milyonlarca kişinin “sessiz” katkısını unutmamak gerekiyor.
Işıl Kurnaz
8 Mart 2026 Pazar
Bütün bu hikâyeler, yani kadınların yazarak, eyleyerek, dikerek, söyleyerek, işleyerek kahraman olma hikâyeleri, dünyayı sadece gölgelerinden ibaret görmemeleriyle de ilgili. 8 Mart’ın Türkiye’deki ve dünyanın her yerindeki kadınlar için biraz da böyle bir anlamı var. Gölgesinden korkarak ve sadece ona sığınarak yaşayan bir dünyaya karşı kafa tutmak, cüret etmek, teşebbüs etmek, her işin içinden, her cümleden atlayıp sıçrayabilmek. Kadınların kahraman olmak için değil, kendileri olmak için çıkıp sonunda yine istemeden kahraman oldukları her yol gibi. Kitap okurken bile, sınav kazandıkları için dahi yeniden kahramanlık yapmaları gereken bir dünyada yaşadıkları için, kadınların mücadelelerinin ölçüsü bitiş çizgisiyle ölçülmez tabii, zaten bu yüzden 8 Mart kutlu olsun!
Güncel
Deli Dumrullara Alışmak
15 Nisan 2026 Çarşamba
Salgın döneminden itibaren sadece fiyat algımız bozulmadı. Artık neredeyse her şeyin “ücretlendirilmesini” normal karşılar hale geldik. Sahillerden ormanlara, şehirlerdeki yol kenarlarından evlerin önüne kadar uzanan geniş bir alan artık yalnızca ücretlendirilmiyor; aynı zamanda uzun kiralamalarla sermaye denetimine bırakılıyor. Kısa süre önce çıkarılan “milli parkların kiralanması” düzenlemesi bu sürecin açık bir örneğiydi. Benzer şekilde, son dönemde giderek daha fazla tartışılan maden ruhsatlarının artışı da sistemin yaklaşımını net biçimde ortaya koyuyor.
Erdoğan Özmen'e Dair
10 Nisan 2026 Cuma
Mustafa ne güzel özetlemiş. Ben üç kelime ile “Efendi, bilgili ve aydın bir insandı” diye ekleyeyim. Uzun yıllar ilgi alanı olan psikanalize sabırla odaklanan, sosyal sorumluluk taşıyan yazılar yazdı. Bir aralar ben de Birikim’de tek tük yazılar yazdım. “Sana komşu geldim!” dediydim, “Hoş geldin ağabey!” demişti. Tıp geleneğinde bir yaş büyük olsanız “ağabey” ya da “abla” olursunuz bizim memlekette. Sanırım kendisi pek anlamamıştı, ama onunla, yetişmesine ufacık da olsa katkıda bulunduğum, yazıları ile benden fersah fersah ileride olan bu önemli aydına komşu olmak bana gurur vermiştir.
Erdoğan Özmen’in Ardından
10 Nisan 2026 Cuma
Onu nasıl bilirdim? Düşündüğü, konuştuğu, yazdığı gibi bilirdim. Yazdıklarını okuyanlara, konuştuğu insanlara, sanki düşüncenin kendisine duyduğu saygıyı duyuyordu. Kolay kolay rastlanmayan bir tutarlılığı vardı. İnsana karşı, söze karşı, fikre karşı, dostluğa karşı bir özeni vardı. Sanki her şeyde temel ölçütü buydu: İncitmeyen, eksiltmeyen, küçümsemeyen, ama aynı zamanda gevşetmeyen, sulandırmayan bir tutum. Konuşması, yazdıkları, dahası varlığı; saygıyı, sevgiyi, düşünsel dürüstlüğü beslemek, büyütmek, iletebilmek kaygısıyla doluydu sanki. O, düşündüğü gibi konuşan, konuştuğu gibi yazan, yazdığı gibi yaşayan nadir insanlardandı.
8 Nisan Dünya Romanlar Günü’nde Ortadoğu’ya Yeniden Bakmak
8 Nisan 2026 Çarşamba
İkinci Dünya Savaşı'nda Nazi kamplarında, Avrupa’da yaşayan Romanlara karşı büyük “Porajmos” (Roma Holokost) soykırım yapıldı ama uzunca bir süre bu soykırım görmezden gelindi. Tüm bu sistematik ayrımcılığa, dışlanmaya ve yok sayılmaya karşın, özellikle Roman sivil toplum kurumları, aktivistlerin verdiği mücadele ve 8 Nisan 1971’de Londra’da toplanan Birinci Uluslararası Roman Kongresi Roman hakları konusunda bir ilerleme kaydetse de, bugün, hâlâ, Avrupa ve diğer batı ülkelerinde ayrımcılık ve dışlanma devam etmektedir. Diğer tarafta ise, yüz yıllarca süren göçebe zanaatkâr yaşam deneyimi, ayrımcılık ve sistematik dışlanma karşısında oluşturulan “Roman kültürel kimliği” ve bu kültürel kimliği korumak için dış dünyaya kapalı bir toplumsal yaşam stratejisi oluşturulmuş durumda.
Doğru Sözün Tahakkümü
8 Nisan 2026 Çarşamba
Bunun sanat tartışmalarındaki karşılığı açıktır. Bir sanatçıya ya da esere yönelen kolektif hüküm çoğu zaman estetik bir değerlendirmeden önce dil operasyonu içinden başlıyor. Bir roman örneği: Eserin kendisi üzerine konuşmak yerine, yazarın daha önceki bir açıklaması, bir imzası ya da ait olduğu varsayılan kimlik üzerinden problemli ilan ediliyor ve ardından roman artık okunmuyor, hakkında kurulmuş hazır cümleler tekrar ediliyor. Etik tahkikat denilebilir. Ya da bir film: Eserin ne yaptığı, hangi anlam katmanlarını açtığı tartışılmadan, önce filmin yeterince “hassas” olup olmadığına dair bir hüküm veriliyor, bazı adlar devreye sokuluyor, ardından o adların taşıdığı etik zorunluluk, böylelikle eserin etrafında dolaşan bütün anlam ihtimalleri bastırılıyor. Fikirler diyemiyorum.
Erdoğan Özmen’i Yazmak - “Psikanaliz, Politika ve Diğer Şeyler”
7 Nisan 2026 Salı
Erdoğan Özmen, psikanalizi, psikiyatrinin imkânlarını, siyaseti ve felsefeyi birlikte düşünme ısrarının bu ülkedeki gösterişsiz temsilcilerinden biriydi. Aynı zamanda her yazısında, her konuşmasında, her sohbetinde politik bir sorumluluk üstlenen; kelimenin sahici anlamıyla devrimci bir insandı. İnsan her zaman düşündüğü gibi davranamaz; sözleriyle, tavrıyla, ilişkileriyle bütünüyle tutarlı kalmak kolay değildir. Erdoğan’ı ayrıksı kılan şeylerden biri buydu: aceleci değildi. Ağır ağır düşünür, ağır ağır konuşur, bazen bir cümlenin sonunu dakikalarca getirmez, bazen soruya hemen cevap vermez; önce düşünmesi gerektiğini söylerdi. Her konuya atlamazdı. Onun sahiciliğinden, gerçekliğinden ve belki en çok da tutarlılığından etkilenmemek mümkün değildi. Eğitimlerinde de konuşmalarında da hiç acele etmezdi; muhtemelen seanslarında da karşısındakini hızlandırmaya çalışmazdı. Erdoğan zamanı yavaşlatabilen nadir insanlardan biriydi.
Mahir Çayan Kitabı Üzerine Değinmeler
7 Nisan 2026 Salı
Dipnot Yayınları İbrahim Kaypakkaya Kitabı, Behice Boran Kitabı, Hikmet Kıvılcımlı Kitabı başlıklı kitaplar çıkararak sosyalist hareketin önderlerinden bazılarının fikirlerinin, tartışmalarının ve biyografik bilgilerinin bir kez daha bilince çıkarılmasına, gündeme gelmesine aracı olmuştu. Mahir Çayan Kitabı da, bu serinin hazırlıkları neredeyse on yıl öncesinde tamamlanmış ama basımı bugünlere kalmış bir parçasıydı ve dikkatli okurun gözünden kaçmayacağı üzere basımı da geçen yılın sonbaharında tamamlanmıştı. Böylelikle Mahir Çayan Kitabı, 2015 basımı İbrahim Kaypakkaya Kitabı’ndan yaklaşık 11 yıl sonra, Mart 2026‘da dağıtıma girdi ve eşzamanlı olarak araya başka pek çok tartışma da girdi.
Alexander Kluge ve Eleştirel Teori (II): Tarih ve İnat
6 Nisan 2026 Pazartesi
Tarih ve İnat, mensubu olduğu geleneğin yazı biçimine bir yenilik getirir. Pek çok görsel açıklama barındıran bu çalışma, bilimsel diyagramlar, seçilmiş el yazmaları, tanıtım için çekilen fotoğraflar (film stills) ve taslakları kapsar. Bazıları metnin bizzat devam ettiricisi olarak işlev görürken bazıları yazıdan uzaklaştırılmıştır. Görseller yazı ile iç içe geçer ve tarih veya tarih-öncesi olarak zamansallaştırılan görseller şimdiyle mübadele içine girer. Bir önceki yazıda vurgulanan kümelenmenin yanında Walter Benjamin’in montaj formülünü N&K nasıl kullanmıştır? Saydam bir kritik olarak montaj, farklı çelişkilerin görünmezleştiği çağdaş bir fotoğraf ilişkisi yerine kültür kategorilerinin ve şeylerin yüzeysel görünümlerini ortaya çıkarır; bu ağı parçalar.
Lübnan’da Hizbullah’ı Bahane Eden Siyonist Yayılmacılık
6 Nisan 2026 Pazartesi
Hizbullah, İran devletine bağlılığını hiçbir zaman gizlemedi. Partinin merhum genel sekreteri Hasan Nasrallah –İran modeline uygun biçimde partinin örgütlenmesinde de belirleyici olan teokratik kaideye göre bir din adamıydı– bir keresinde açıkça şöyle övünmüştü: “Biz Fakihin Velayeti’nin Partisiyiz.” (Arapçada Vilayet el-Fakih.) Bu, İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucu babası Ruhullah Humeyni tarafından sistemleştirilen köktenci-teokratik bir doktrindi. Humeyni bir büyük ayetullahtı; yani On İki İmamcı Şiiliğin (Şiiliğin ana kolunun) en yüksek dereceli din adamlarından biriydi. Aynı zamanda İslam peygamberinin soyundan geldiği iddia edilen milyonlarca kişiden biriydi; bu soy, Humeyni’nin halefi Hamaney’de ve Nasrallah’ın kendisinde de görüldüğü üzere, din adamları arasında kara bir sarıkla ayırt edilir. Beyaz sarık takan diğer din adamlarından bu yönüyle ayrılırlar ve “seyyid” unvanını taşırlar.
Yavaşlık, Hız ve Haz…
5 Nisan 2026 Pazar
Dijital ekranda parmakla kaydırma hareketi, belki de çağın en karakteristik jesti. Bir içeriği henüz anlamaya başlamışken bir sonrakine geçmek, düşüncenin kök salmasına, anlam üzerinde oyalanmaya fırsat tanımıyor. Bu hız, zihni sürekli uyararak canlı tutuyor gibi görünse de aslında onu yüzeyselliğe mahkûm ediyor. Her şey görünür ama hiçbir şey gerçekten “görülmez” hale geliyor. Akın’ın sözünü ettiği “durup anlama” hâli ise tam da bu yüzden kayboluyor çünkü durmak, sistemin akışına karşı bir direnç gerektiriyor. Bu bağlamda dizeler, modern insanın, dikkat ekonomisi içinde nasıl parçalandığını da ima ediyor denebilir.