Haftalık
Tanıl Bora
15 Temmuz 2020 Çarşamba
Birisinden, bir insandan, bir kişiden, “isim” diye bahsetmek iyiden iyiye yerleşmiş, yaygınlaşmış vaziyette. Konuşma modasıdır, tabii. Her moda gibi, bir bakış, bir idrak tarzının da alâmeti. “İsim yapma” deyiminin uçlaşarak paradokslaşması sayabiliriz miyiz bu kullanımı? Bir kişinin, bir insanın, belirli bir faaliyetiyle, performansıyla isim yaptığı anda, onunla bilindiği anda, bir isim haline ve o isim haline gelmesi – o isimden ibaret hale gelmesi… İsmin, kişiliği temsilden öte, onun yerine geçer hale gelmesi…
Murat Belge
12 Temmuz 2020 Pazar
“LGBT” ya da “Baroların bölünmesi” ya da “Sosyal medya” gibi konuları “gündem değiştirmek” olarak görmek bence gerçek durumu ıskalamak oluyor. Bu konularda Tayyip Erdoğan’ın söyledikleri ve yaptıkları, yapacakları onun orta ve uzun vadeli toplumsal programının dışında kalan şeyler değil. Yani Tayyip Erdoğan bunlarla gündemi değiştirmekten çok aklındaki Türkiye idealine yönelen adımları atmış oluyor. Şu anda barolar bölündü… Ayasofya cami oldu…
Erdoğan Özmen
8 Temmuz 2020 Çarşamba
Ruhlarımızda nasıl bir değişiklik oldu ve, yapış yapış bir teşhircilik ve arsızlık böylesine yükselirken, sıra kendi değer ve konumuna geldiğinde abartılı jestlerden ve gürültüden daima uzak durmak isteyen incelik ve mütevaziliği tümden kaybettik. Tereddütten ve kuşkudan arınmaya çalıştıkça elimizde kalacak olan şey saf bir kabalık ve hoyratlık değil midir? Utanç yokluğunun bu korkunç yaygınlık ve sıradanlığı nedeniyle değil mi kapıldığımız yılgınlık, yorgunluk. Utanmazlık ve yüzsüzlüğün gündelik varoluşun tüm biçimlerine nüfuz ederek olağanlaşması, aşırı örnekleri dışında neredeyse fark edilmez olması yüzünden değil mi içine gömüldüğümüz kayıtsızlık.
Barış Özkul
5 Temmuz 2020 Pazar
Klasikler her şeyden önce insanın “duygularını eğitip”, ona empati kurabilmeyi, hayata başkalarının gözünden, ruhsal pencerelerinden bakabilmeyi, hem başkalarını hem de kendini daha iyi tanımayı öğretir, diyebiliriz. Gustave Flaubert’in Duygusal Eğitim’i (L'Éducation sentimentale, 1869) vaktiyle Cemal Süreya tarafından “Gönül ki Yetişmekte” diye çevrilmişti. Bunun genel olarak klasik yapıtın okura kattıklarını epey iyi anlatan bir çeviri olduğu kanısındayım. Kendi gönlünü her yaşta yetiştirmek isteyenlerin okuyabilecekleri birçok klasik var.
Ahmet İnsel
4 Temmuz 2020 Cumartesi
Erdoğanizmin yarışmacı otoritarizmi aşan, onu tam anlamıyla bir istibdat rejimine dönüştüren niteliği, keyfilik rejimi olmasıdır. Söz konusu olan pratik, mutlak dikey iktidarın zirvesindeki şahsın uygulattığı kararların keyfiliği ile sınırlı olmayan, “yasallığını” ve gücünü doğrudan bu şahıstan alan diğer güç makamlarının da keyfi davranabilme yetkisine sahip olduğu, iktidar hiyerarşisinde yukardan aşağıya doğru keyfiliğin yayıldığı bir genel yönetim anlayışıdır. Bu keyfilik konusu üzerinde biraz durmakta yarar var.
Sema Aslan
2 Temmuz 2020 Perşembe
Tek başına düşüncelere dalmak; çapraşık imgelere dolanmadan bu budur, şu da şudur demek, iyice imkânsızlaştı sanki. Belki evin rutini etkiliyordur? “Sanayi tipi ev yapmışlar, ne çamaşır bitiyor ne yüzey temizliği ne yemek,” dedim (yüzey temizliği, havalı bir laf –toz almak ya da tozları almaktı onun adı), “son zamanlarda duyduğum en iyi espiri,” dendi. Oysa bu bizim gerçeğimiz. Su, temizlik malzemesi ve sağlıklı gıdaya ulaşabiliyor olmanın mahcubiyeti bir yanda, Allah kerim yeri bellediğimiz balkonda kuluçkaya yatan karga çiftine bakarak haftalar geçirdim. Hemen hemen karantinaya girdiğimiz dönem yaptılar yuvalarını, daha hâlâ uçmadı yavrular!
Kemal Can
30 Haziran 2020 Salı
İyi Parti’nin siyasi söylem ve toplayabildiği kadro açısından kolay tarif edilir olmadığı ortada. MHP içindeki muhalefet döneminden itibaren, iktidarın muhalefeti tanzim ve yönetme operasyonlarında adı sürekli gündemde. İktidar çok erken bir aşamada İyi Parti’yi -kendi tabanına fazla nüfuz edemeden- muhalefet bloğuna doğru itebildi. Bu yüzden iktidar cephesinden beklenen oy kopmasını yaratamadı. Çok hızlı girmek zorunda kaldığı iki seçim dolayısıyla, siyasi rolü -büyük ölçüde ittifakla kodlanan- taktik bir zeminde kaldı.
Derviş Aydın Akkoç
30 Haziran 2020 Salı
Yarı-entelektüel katil Raskolnikov fahişe Sonya’nın ayaklarına kapanır, Sonya’nın şahsında “insanlık”tan özür diler, ama özür dilemek bağışlanmak istemek anlamına gelmez, zira Raskolnikov –eylemin etkileri karşısında- gerek insanlık gibi soyut bir kavramın gerek ahlaki-teolojik yargıların hükümsüz olduğunun sonuna kadar farkındadır. Sözümona bağışlanmanın anlık ferahlığı bir kez fiiliyata dökülmüş bir eylemin neticelerini ortadan kaldırmaya, verilmiş bir hasarı telafi etmeye yetmez. Dimitri Karamazov korkunç bir iç tazyikle kendisi işlememiş bile olsa baba katilliği suçunu omuzlar, Alyoşa gururunu incittiği çocuktan kendini mazur görmesi ricasında bulunur,
Aksu Bora
10 Haziran 2020 Çarşamba
Yaşlıların antika arabalara benzedikleri, tıpkı antika arabalar gibi değerli oldukları söylendiğinde o yüzden çok da dertlenmedim- ilginç değil de normal olan (yani aslında var olmayan) yaşlılardan bahsediliyordu çünkü! Biraz sıkıldınız ama hep sizin iyiliğiniz için. Sanki mesele sıkılmakmış gibi...Bütün ayrımcılıklarda olduğu gibi, yaşlılara yönelik olan da ciddi önyargılar ve sterotipleştirmeler içeriyor. Yaşlıların kendilerine kulak vermeyi ihmal eden, onlarla değil de onlar hakkında konuşan her türlü karar mekanizması, ayrımcılıkla malul. Bedeli çok ağır olacak bir ayrımcılık.
Kenan Erçel
2 Haziran 2020 Salı
Köpeği konusunda ikaz ettiği bir beyaz şahıs yüzünden az daha nezarethaneyi boylayacak bir siyah adam; köpeği (ve çocukları) olmadan kendi muhitinde gezinmekten çekinen bir siyah adam; ve belki de yanına bir köpek almış olsa şimdi hayatta olacak bir siyah adam. Ve tabii bir de safaride avladığı antilopla poz veren bir avcı edasıyla dizini boynuna bastıran bir polis yüzünden can veren bir siyah adam. Yıl 1820 değil, 1920 değil, 2020.
Mete Çubukçu
30 Mayıs 2020 Cumartesi
Saraç ve Hafter’in bir sonraki adımda masaya oturmasının kaçınılmaz olduğu düşünülürse, masanın farklı yanlarındaki belirleyici ülkelerden ikisinin Türkiye ve Rusya olması sürpriz olmaz. Bu durum son yılların tipik Rus yaklaşımının bir örneği. Ankara da bu konuda kapılarını kapatmıyor. Libya’da etkili olurken öte yandan Rusları da doğrudan karşısına almak istemiyor. Yani, Ruslar ile Türkiye Libya’da masanın farklı yanlarında olmasına rağmen bir süre sonra birlikte politika belirleyebilir. Batı yani AB ve ABD’yi daha ikincil planda tutmak her zaman Moskova’nın tercih edeceği bir şey.
Emel Uzun
21 Mayıs 2020 Perşembe
İlk zamanlar sağlık çalışanları için akşam dokuzda alkış eylemi yapılıyordu malum. Ben şimdi bizim burada duymuyorum. Sokaktan ıslıklar, alkış sesleri gelince ne olduğunu anlamam birkaç günümü almıştı. Apartmanda her daim “okula gitseler ne güzel olacak” adını koyduğum bir grup çocuğun haykırışları yükseliyor. Günler geçmeyince temizlik neferi haline geldi tabii insanlar. Dinmeyen süpürge sesleri. Sokağa çıkma yasağının olduğu günlerde kendini sokağa, parka atmış firarileri kovalamak için devriye gezen polis araçlarından çıkan siren sesleri… Tüm bunlar ne zaman duysak bu günleri hatırlayacağımız sesler oluverdi galiba.
Aybars Yanık
19 Mayıs 2020 Salı
10 Nisan 2020’de geçerli olan, pandemi nedeniyle iki günlük ilk sokağa çıkma yasağının saatler kala ilan edilmesinden itibaren sokaklarda kargaşa, kavga, izdiham gören birinin aklına ilk önce insanların iş bilmezliği, görgüsüzlüğü, kınanacak komikliği, hatta medeniyetsizliğin gelmesi ne tür bir akıl yürütmenin sonucu olabilir?
Güncel
Ayasofya: Yas, Nostalji ve Beyhude Beklentiler
15 Temmuz 2020 Çarşamba
Bu yazı alınan kararının içeriğine yönelik bir itiraz değil. Kararın kendisi yazının konusu dahi değil. Burada yapmaya çalıştığım tek şey, bu Ayasofya adımının, daha genel bir iktidar yitiminin semptomu olarak okunabileceğini göstermeye çalışmak. İktidar penceresinden elbette ki Ayasofya’nın ibadete açılması semptomdan çok bir tedavi yöntemi gibi görünüyor. Erdoğan ve çevresi buradan bir popülarite dalgası devşirmeyi umuyor.
Tarihi Yağmalama ve Yeniden Yazma Arasında
15 Temmuz 2020 Çarşamba
Sanat, en azından günümüz için doğa ve onun bir parçası olan bizlerin daha az tahribata dayalı gelecek inşasında aktif rolünü almalı, artık kendisini kamufle edilmiş kolonyal müzayede salonlarının açık artırma ürünü olmaktan kurtarmalıdır. Ayrıca kültür sanat emekçileri, karar vericiler, çabalarının bir bölümünü herhangi bir sanat ya da tarihî eseri sağ popülizmin, milliyetçiliğin kullanışlı oyuncağı olmaktan, tahribinden kurtarmak üzerine harcamalıdır.
İnsanlık Tarihinin Epidemisi: Nefret Suçları ve HIV ile Yaşayan Bireyler
14 Temmuz 2020 Salı
Pozitif Yaşam Derneği’nin son altı ayda yayımladığı iki hak ihlali raporundan HIV ile yaşayan bireylerin eşitlik hakkının ihlalinden sonra en fazla mahremiyet haklarının, çalışma haklarının ve tedaviye erişim haklarının ihlal edildiğini görüyoruz. Dolayısıyla HIV ile yaşayan bireylerin yaşadıkları ihlaller sadece bir sağlık sorunu olarak görülmemelidir, bu ihlaller temel insan hakları ihlalleridir. Bu sebeple ayrımcılık ile damgalanmaya karşı mücadelede bu konuyu da ele alan bütüncül bir yaklaşım önemlidir.
Patrimonyalizm, Ayasofya ve Cumhurbaşkanlığı Sistemi
13 Temmuz 2020 Pazartesi
Ayasofya kararını konuşabilmek için öncelikle, “cumhurbaşkanlığı sistemi” adı verilen “Türk usulü” sistemin, yasama-yürütme-yargı alanındaki işbölümünün “parlamenter sistem” ile değil de “başkanlık sistemi” adı verilen sisteme göre yapılmasına karar verilmesinden çok daha geniş bir anlama geldiğini kabul etmemiz lazım. Bunun bir “sultanizm”e, “patrimonyalizm”e dönüş anlamına geldiğini görebilmemiz gerekiyor.
Yirmi Beş Yılın Ardından Srebrenitsa: Yaslar ve Anmalar
12 Temmuz 2020 Pazar
Avrupa’nın popülist liderlerinin Hıristiyanlığın ötekisi ve iç düşmanını Yahudiler olarak tayin etmesine benzeyen bir motif de Sırp Ortodoksları tarafından Müslümanlara yönelik modern tarihlerinde kurgulanmıştır. Boşnak soykırımı ve Holokost arasında tarihsel bir benzerlik olmamakla beraber etnik milliyetçiliğin özünde yer alan dinsel farklılığa dayanan öteki seçme dürtüsü Sırplar tarafından modern tarihlerinde keskin anlatılanlarla belirtilmiştir.
Piyasanın Şu “Z Kuşağı”
11 Temmuz 2020 Cumartesi
Z kuşağı nedir ve ne değildir? Bu soru gündemi oldukça çok meşgul etti, zaman zaman da etmeye devam ediyor. Tüm yazıda şu harfli kuşak saçmalığının yaygınlaşması anlatılacaksa da en baştan şunu belirtmek faydalı olabilir: Noel Baba resmi konulan her malın en kârlı ürünlerden biri olduğu şu dünyada, bu tanımlara inanıp inanmamak sadece size kalmış.
Pandemi ve Üniversite Özerkliği
10 Temmuz 2020 Cuma
Karantina koşularında sınava hazırlanırken, ekonomik yetersizlikten dolayı bilgiyi evine taşıyamayan gençler, sınıfsal dengesizliklerin ne denli kuvvetli olduğunu bizzat deneyimlediler, çoğu depresyona girdi. Bu psikolojik hasar geçici de değil. Balık istifi bir odaya doldurulup, hastalanıp ölme korkusuyla sınav kitapçığını açanlar, sınavda tüm potansiyellerini kullanıp başarılı olsalar dahi, bu deneyim onlarda kalıcı travmalara sebep olacaktır.
Feminist Odalar (VII): Tante Rosa Adamı Helaya Kapadıktan Sonra
9 Temmuz 2020 Perşembe
Kadın yazarların ürettikleri metinlere otobiyografik bir okumayla yaklaşmanın, feminist edebiyat eleştirisi açısından özel bir yeri var. Otobiyografik okuma, kadınların “Ben buradayım, varım ve mücadele ediyorum!” mottosunun sesini duyabilmenin de yoludur. Üstelik Sevgi Soysal birinci tekil şahıs kullanmadan -ki kullansaydı da eleştirilecek bir yanı olmazdı-, kendi hayatından kesitleri, Tante Rosa’nın anlatı dünyasına yansıtır.
Derin Ekoloji ve İnsan Merkezcilik
8 Temmuz 2020 Çarşamba
Sığ ekolojiyi benimsemiş piyasanın ve üretim dinamiklerinin altında insan merkezci moderniteyi bulmak güç değil. Hümanizm olarak da adlandırılabilen bu anlayış, akılcılığının tüm teknik -ve de büyük bir noktada ahlâki- getirilerini hiçe sayarak talep edilen hizmete göre doğaya bükülüp yoğrulabilirlik ve insan için var olmuşluk atfeden bir üretim anlayışını benimsemişti. İnsan ister yok etsin ister kurtarıcı olsun, düşüncenin temelinde hep bir doğadan kopuk olma durumu, müdahalede bir dışarıdanlık mevcuttu.
Korkudan Korkmak
7 Temmuz 2020 Salı
Korku, gerekli olan bir alarm ve sinyal işlevi olan bir duygu olması gerekirken bazen öyle olmuyor, çünkü korkularımız da çok hastalıklı. Anımsıyorum; bizim mahalledeki delikanlılar “Allah’tan başka kimseden” korkmazlardı. Korkularımızı bile yarıştırıyor, korkudan bile narsistik gıda çıkarabiliyorduk. Korkusuzluk biraz da sıradan erkeklik şovunun bir parçasıydı.