Gazze Savaşı: Aklın Çözümsüzlüğü ya da Sulhun Yolu Şiddetten mi Geçiyor?

Sosyal medyada Dostoyevski’ye ait olduğu belirtilen şöyle bir alıntıya rastladım:

Gün boyu bir aslanı takip etseydiniz ve aslanın yaşamak için verdiği mücadeleye tanık olsaydınız gün sonunda bu aslanın bir ceylan yaklayıp yemesi sizi mutlu ederdi. Aynı hikâyeyi ceylanı takip ederek yaşasaydınız ve ceylanın yaşamak için verdiği mücadeleye tanık olsaydınız gün sonunda bu ceylanın bir aslan tarafından yenmesi sizde bir öfke uyandırırdı. Yani hangi başlangıç noktasını nasıl seçersen aynı hikâye kişide iki farklı yargı oluşturabilir.  Bu yüzden kişinin içindeki adalet duygusu hangi hikâyeyi ne kadar takip ettiğine bağlıdır.

İfadelerin gerçekten Dostoyevski’ye mi ait olduğu konusunda bir bilgiye sahip değilim. Ancak aklın (ve ahlâkın) paradoksunu çok yalın bir şekilde ortaya koyuyor.  Kant’ın etik/ahlâk prensibi “koşulsuz buyruk”u (kategorik imperatif) ile çözülemeyecek, Hegel’in diyalektiği ile aşılamayacak bir sentez imkânsızlığını dile getiriyor. Ve Gazze’de yaşanan durum ve dünya kamuoyunun gösterdiği tepkilerle son derece ötüşüyor. Hamas sürpriz bir atakla İsrail sivil bölgelerine binlerce roket yağdırdığı, sınır duvarını birçok noktadan aşıp günlük hayatlarını sürdüren İsrailli sivilleri öldürdüğünde dünya kamuoyu “katliam bu” diyerek ayağa kalkarken olaylara topraklarından edilmiş Filistinlilerin gözünden bakanlar gizli/açık sevinç ve zafer duygusuna kapıldılar. İsrail -kendi ifadesiyle- terör tehdidini yok etmek için Gazze’ye girip bugüne kadar büyük çoğunluğu sivil 17 bin civarında Filistinliyi öldürdüğünde ise Batılı hükümetlerin bütün İsrail yanlılığına rağmen dünya kamuoyu bu sefer “soykırım bu” diyerek İsrail’e karşı ayağa kalktı. İsrail ve Yahudilerin Holokost’tan bu yana sahip oldukları “masumiyet dokunulmazlıkları” hızla aşınmaya başladı. Dünya kamuoyu yukarıda belirtilen şekilde hikâyeye ne taraftan baktığına bağlı olarak bölünmüş durumda. Bir taraf İsrail ve Yahudilerin, öteki taraf Filistinlilerin varoluş haklarını temel alarak olayları anlamlandırıyor, karşı tarafa lanet yağdırıyor. İsrail ve Filistin iç kamuoyları bile bölünmüş durumda. Tartışmaya dünya çapında ünlü filozoflar da dahil oldu. Slovaj Zizek ve Judith Butler Filistinlilerin varoluş hakkını vurguladılar, İsrail’e ağır eleştiriler getirdiler. Daha önce Ukrayna Savaşı’na karşı çıkmış ve sorunun görüşmeler yoluyla çözülmesini savunmuş ünlü Alman filozof Jürgen Habermas ise bu sefer İsrail’in varlık hakkını vurguladı. Velhasıl sorunun nasıl çözüleceği konusunda sadece insanlar ve hükümetler çaresiz durumda değil, kafamızı açmalarını beklediğimiz filozoflar da bölünmüş durumdalar. Benim düşüncem net, berrak, anlaşılır bir akıl yolu belirlemekte sergilediğimiz çaresizliğin, kafa karışıklığının gerisinde insanların kişisel yetersizliklerinin değil, akla içkin ontolojik bir imkânsızlığın yattığı, sorunun herkesi mutlak memnun edecek ve bir daha ortaya çıkmasına yol açmayacak bir çözümünün mantıken mümkün olmadığı doğrultusunda. Bu tam da aklın -anektodda dile getirilen- paradoksunun sonucu. Kaçınılmaz bir çaresizlikle karşı karşıyayız. Paradokstaki ikilemi çözemediğiiz için örneğin aslanın ceylanı yemesini kaçınılmaz doğa yasası olarak kabul ediyor, belgesellerde ayının balıkları, çitanın ceylanı, kertenkelenin sinekleri avlamasını büyük bir ahlâki umursamazlıkla seyrediyoruz. Başka türlü olması da mümkün değil. Zira müdahale ettiğimizde “doğanın dengesi”, giderek de bugünkü haliyle doğanın kendisi ortadan kalkıyor. Ancak aynı umursamazlığı toplum olayları, örneğin Gazze Savaşı’nda gösteremiyoruz. Bunu yapanlar “sosyal Darwinistler” kategorisine yerleştiriliyor, Nazilerle yan yana konuyor. Toplum olaylarında çözümün güçlünün borusunun ötmesi şeklinde değil, adil ve adaletli, ahlâk ve hakkaniyetle bağdaşır olmasını bekliyor ve istiyoruz. Ama burada da karşımıza engel olarak aklın paradoksu çıkıyor.

Eğer akıl böyle bir paradoksla malülse çöpe mi atılmalı? Yoksa aklı hakim kılmanın –“aklını başına getirmenin”- bir yolu var mı? Ben çözümün aklın “aklını başına getirmekten” geçtiğini düşünenlerdenim. Fakat bunun için gene paradoksal şekilde akla “şiddet uygulamak” gerekiyor. Aklın, -Habermas’ın ifadeleriyle- “her türlü zoru dışlayan” bir anlaşmanın yolu ve aracı olabilmesi için, birincisi bizzat ona “zor uygulamak” gerekiyor; ikincisi,  akıl bunu ilave olarak, aslında ancak zor uygulayarak gerçekleştirebiliyor. Bunun sebebi aklın nihai bir dayanağa sahip olmaması. Bu nedenle aslında yok etmek istediği bir şeye ihtiyaç duyuyor. Bu ifadeleri daha yakından ele almamız gerekir.

***

Hâlâ böyle şeyler oluyor mu bilmiyorum, çocukluğumuzda kavga hayli yaygın bir meşgale, önde gelen zevklerimizden biriydi. Ancak eşitlerin düellosu şeklinde geçmez, çoğu zaman güçlü zayıfı döverdi. Niye dövdüğü sorulduğunda “Bana küfür etti,” cevabı alınırdı. Küçüğe niye küfür ettiğini sorduklarında ise “Bana vurdu, ben de küfür ettim,” derdi. Kavga bu şekilde ilk nedeninin hiç olmadığı ya da unutulduğu bir atmosferde tarafların kendi pozisyonlarını meşrulaştırmak için ileri sürdüğü argümanlarda meşruiyetini bulur, kendi kendini devam ettiren bir dinamiğe kavuşurdu. Ve bu tür kavgalar genellikle oradan geçen bir büyüğün çocukların kulaklarını çekip farklı yönlere kovalamasıyla sona ererdi.

Hamas ve Netanyahu hükümetlerinin karşılıklı hamleleri ve suçlamaları bu savaşta da benzer bir meşruiyet ve dinamiğin işbaşında olduğu intibaı uyandırıyor. Netanyahu ve Hamas bu dinamiği tetikleyen ve devam ettiren aktörler (“yaramaz çocuklar”) olarak karşımıza çıkıyorlar. Kulaklarını çekip evlerine gönderecek veya onları sulh ettirecek etkili bir güç/güçler ortaya çıktığında sulhun hâsıl olacağı düşünülüyor. Ne var ki 1948’ten bu yana bu şekilde sağlanmış sulhların küçük kıvılcımlarla sürekli savaş üretmesi bu tarz sulhların son derece zayıf bir zemine dayandığını da ortaya koyuyor. Onca barıştan sonra aynı sorunun aynı şekilde tekrar ortaya çıkması esas itibarıyla aklın çözümsüzlüğünden kaynaklanır. Ve bu çözümsüzlüğün gerisinde sözünü ettiğimiz mantıki imkânsızlık yatar.

Post-metafizik düşüncenin en ünlü temsilcilerinden Heidegger bu tür durumları “varlığın unutulmuşluğu” (Seinvergessenheit) olarak değerlendiriyor. Post-metafizik düşüncenin bir başka önemli temsilci Derrida bu olmayan merkezin yerine bir “yedek”in (substitude) ikame edildiğini, Laclau ise bu ikame edilen merkezin anlatımdaki unsurlardan biri olduğunu söylüyor. Merkez olma iddiasındaki ikame unsur bağlama dahil unsurların bir kısmını etrafına toplayarak anlam inşa eder, bir kısmını ise dışlar. Kurduğu anlam nihai bir dayanağa sahip olmadığından anlam meşruiyetini ancak dışlananların retorik “ötekileştirilmesi” ile bulabilir. Bu da bu iki cenahın uyuşturulamamasının temelini oluşturur. Bu imkânsızlık nedeniyle “uyuşturulma” ancak akıl dışı araçlara başvurarak mümkün olabilir. Bunu çocukların kavgasının çoğu zaman bir büyüğün araya girip her iki çocuğu kovalaması ile sona ermesinden biliyoruz. Ancak bu geçici bir uyum olup hükmü bir vesilenin kavgadan tortu kalan kin ve hıncı yeniden alevlendirmesine kadardır.

***

Olaylara “yaramaz çocukları” aradan çıkararak baktığımızda aklın imkânsızlığı daha yalın biçimde göze çarpar. Bu durumda aynı toprakları vatan bellemiş Yahudiler ve Filistinliler şeklinde iki halk karşımıza çıkar. Aynı toprakları vatanları olarak bellemeleri bunları aynı sosyal alana dahil eder. Böyle birleştirici bir unsur olmasa bağımsız varlıklar olarak birbirleriyle karşı karşıya gelecek bir nedenleri bulunmaz. Fakat bu aynı zamanda onları karşı karşıya da getiren unsurdur. Karşı karşıya gelmek kendiliğinden savaş doğurmaz. Savaş, fikrin “tam olma”, kendini tam olarak gerçekleştirme “arzu”sunun ürünüdür. Bu arzu ise fikre uygulanmış bir şiddet nedeniyle ortaya çıkar. Bununla karşıt iki fikirden birinin diğerini fiziken yok etmesini kastetmiyorum. Bu türetilmiş bir büyüklük ve neticede işler oraya da varabilir. Öte yandan, homojen olmayan İsrail ya da Filistin halkı içerisinde halkın iradesinin ne olması gerektiği konusunda ortaya çıkmış/çıkabilecek fikir farklılıklarını da -henüz- kastetmiyorum. Şüphesiz bunlar da -kaçınılmaz olarak- ortaya çıkarlar. Ancak şu an daha temel bir şeyi, bir fikrin tam anlamıyla kendisi olmasının hiçbir zaman mümkün olmadığını, ona uygulanan bir şiddetin bunu engellediğini kastediyorum. Bunu bir örnek üzerinden göstermeye çalışayım. Lokantada garsondan bir bardak su istediniz. Size hiçbir zaman “tam dolu” bir bardak gelmeyecektir. Zira bardak tam doldurulsa bile ya garson getirirken ya da siz içmek için bardağı ağzınıza götürürken ortaya çıkan çalkantılardan suyun bir kısmı dökülecektir. Eğer garson getirirken dökülmüşse ona kızacak, “bir bardak suyu getirmeyi becemeyen birini garson yapmışlar” diye çıkışacaksınız. Yok, kendiniz içerken dökülürse “bir suyu içmeyi beceremedim” diye kendinize kızacak ama “bardak bu kadar doldurulur mu!” diye garsona da kızacaksınız. Sorunsuz, gerilimsiz bir “bir bardak su”, ki buna “sosyal anlamda” bir bardak su diyebiliriz, fiziken daima bir tam bardaktan biraz azını, anlam olarak ise daima fizikî bir bardak sudan daha fazlasını ifade eder. Bu azlık ve fazlalık, içme sırasında zorunlu olarak yaşanan çalkantının etkisiyle ortaya çıkar. Karşı karşıya gelmiş iki halktan her biri huzuru vatanına olduğu gibi yerleşmek olarak düşündüğünde, öteki halkla olan fikir karşıtlığı, bunun yanında kendi içinde ortaya çıkan fikir ayrılıkları örneğimizdeki çalkantıya denk düşen unsurları oluştururlar. Karşı tarafın varoluş hakkını kabul ettiğimizde veya kendi halkımız içerisinde birlik sağlamak farklı fikirleri dikkate almayı gerektirdiği ölçüde orijindeki saf, tam ve çelişki içermeyen fikirden taviz vermek zorunda kalırız. Kendi içimizde bir ortak fikir sağlayıp karşı tarafla masaya oturduğumuzda bu sefer karşı tarafla bir ortak nokta bulma konusunda tavizler sıraya girer. Anlaşmak amacıyla farklı istekleri fikre dahil etmeye başladığımızda fikrin “tamlığı” aşınmaya başlar. Lacancı düşünürler bunu kastrasyon (hadımlaştırma) olarak isimlendiriyorlar. Fikre ilk şiddet bu hadımlaştıma nedeniyle uygulanır. Aslında bu süreç oluşmuş “tam” bir fikrin müzakere döneminde karşı görüşler nedeniyle “hadımlaştırılması” şeklinde gerçekleşmez. Aksine bu farklı/karşı fikirler ananeler, kanunlar, gelenekler ve dikkata alınması gereken siyasi güçler olarak daha baştan fikrin oluşum zeminini daraltır, sınırlar. Birçok “kâğıt üstünde” ihtimal bu nedenle daha fikir oluşurken devre dışı kalır, ihtimal olmaktan çıkarılır. Bu nedenle fikirler daha doğuş süreçlerinde “hadımlaşmış” fikirler olarak ortaya çıkarlar.

Hadımlaşma, gene Lacancıların tabiriyle “arzu”ya yol açar. Bu, hadımlık nedeniyle kendisi olamamış fikrin tam olma, kendini tamlaştırma arzusudur. Ancak bu arzu somut bir içeriği anlatmaz, aksine kendine bir içerik arayışıdır. Gene Lacancılara göre arzu bu nedenle her türlü fantazinin, hayal gücünün, yaratıcılığın kaynağıdır. Ancak bu yaratıcılığı her koşulda olumlu bir şey olarak değerlendirmemek gerekir. Olumlu yaratıcılık yanında en vahşi, en diktatoryal, en manipülatif yaratıcılıklar da gene aynı “tamlık arzusu”nun ürünüdürler. Dünyada ve Türkiye’de kamuoyunu manipüle etme konusunda geliştirilen muazzam teknikler günümüzde bunun en göze çarpar örneklerinden birini teşkil ederler. Hamas ilk saldırılarını gerçekleştirdiğinde Lübnan’daki Hizbullah sözcüsü saldırıdaki yaratıcılığa hayranlığını ifade etmişti. İsrail ordusunun gerçekleştirdikleri ise olmaz-olamaz denilen nelerin tahayyül edilebildiğine delalet ediyor.

Hamas’ın ve Netanyahu hükümetinin vatana karşı tarafı tamamen yok ederek sahip olma politikaları tamlığı sağlama ihtimalleri içerisinde sadece en radikal uç tercihleri teşkil ederler. Ancak bu tercihlerin yanlış, başka bir tercihin “doğru” olduğunu akıl yoluyla “ispatlamak” mümkün değildir.

***

Bir sulh, çatışmanın taraflarının onları tatmin edecek sonuçlar elde etmesiyle mümkün olabilir. Öte yandan verilen her taviz isteğin hadımlaşmasıdır. Eğer kastrasyon anlaşmaya mümdemiçse (ona içsel bir olguysa) bu, anlaşmanın her zaman tahammül karakteri taşıdığı anlamına gelir. Peki ama tahammülün sınırı var mıdır? Dünya tarihinde yaşananlar tahammülün aşağı veya yukarı doğru pek sınır tanımadığını gösteriyor. Diktatoryal iktidarların en ufak bir başkaldırıyı hemen zalimce ezmesinde bu sınır minimuma inebildiği gibi, asırlar boyunca esaret, tahakküm altında yaşayan halklar, insanlar da sınırsız bir tahammül gücüne örnek teşkil ediyorlar. Tahammül böyle oynak bir karakter sergiliyorsa bu durumda fikir nasıl sabitlenecek, içeriğin kayganlığı nasıl sona erdirilecektir?

Neticede her anlaşma masasından bir nihai karar çıkması gerekir. Bu olmadığında anlaşmazlık devam ediyor demektir. Bu noktada şiddet ikinci defa fikre dahil olmaya başlar. Hem de bu defa fizikî zor olarak. Bunu iki anektod üzerinden göstermek istiyorum. İlkini tanıdık: “Bir bardak su” sosyal anlamda her zaman bir bardak sudan daha azdır. Ama ne kadar az, %1, %5? Bunun kesin bir ölçüsü var mı? Bu konuda iki unsurun rol oynadığı söylenebilir: Bardağı dolduran kişinin kişisel (keyfi) ölçüsü ilkini, müşterinin tahammül sınırı da ikinci unsuru teşkil eder. Ancak bunlar oynak büyüklüklerdir. Barmen hızlı çalışmak zorunda kaldığında veya eli ayar tutmuyorsa bardakların kimini az kimini çok doldurabilir; müşteri çakırkeyif olduğunda bardağın yarısının boş olmasını hoş görebilir, ama fiyatı yüksekse harlanabilir. Özetle bu iki unsura dayalı bir mekanizma fikri sabitlemek, en azından güvenilir bir anlaşma zemini olmak için pek yeterli karakter sergilemezler. İkinci anektodumuz konumuza daha uygun ve daha aydınlatıcıdır. Paşanın konağında iki hizmetçi balığın erkeği dişisinden nasıl ayırt edilir diye bir tartışmaya girer, işin içinden çıkamayınca da bunu bilse bilse aşçıbaşı bilir diyerek mutfağa koşarlar. Ne dediyse hepsine itiraz edilmesinden bıkan aşçıbaşı “O zaman bunu paşaya soralım,” der. Hizmetçiler bir ağızdan “Aman aşçıbaşı paşa ne anlar balığın erkeğinden, dişisinden,” diye buna da itiraz edince şu cevabı verir: “Paşa balığın erkeğini dişisini bilir mi bilmem. Ama dediği dediktir!”

Güç, müzakere masasında karşı karşıya gelen fikirleri uyuşturmada nihai belirleyendir. Masada herkes fikrini söyler ama aslında herkes “gücü kadar konuşur”. Daha doğrusu fikrinin ikna gücü -bu ahlâken daha üstün bir argüman bile olsa- fizikî, siyasi gücü kadardır. Anlaşmalı demokrasinin en büyük teoriyeni Jürgen Habermas bile anlaşma sürecini tanıtırken parlemento içinde partiler müzekare sürdürürken dışarıda kitlelerin gösteri ve protestolarla görüşmecilere tazyik yaptığından, görüşmelere fizikî güçleriyle destek verdiklerinden bahsediyor. Fizikî zor, şiddet normalde fikrin olumsuzlanması, hükmünün yok edilmesi olarak kabul edilir. Fakat paradoksal bir şekilde zor aynı zamanda fikrin hakim kılınmasının kaçınılmaz, zorunlu koşulunu oluşturur. Fikir, fikir olarak kendini kabul ettirebilmesi için son kertede kendi karşıtına, fizikî zora dayanır. Fikri gerçekleştirebilmek bu manada zoru gerektirir ve zor içerir. Ünlü ifadeyle “haklı olmak yetmez, güçlü de olmak gerekir”. Hak güçle birleşmediğinde hükmünü kaybeder. Ve içeriğe gene de siyasi güç dengeleri oranında yansır.

***

Bu durumda Gazze Savaşı nasıl sona erer? Tarafların güçlerinin üst boyutta orantısız olduğu, bunun da İsrail tarafını arzularını tam gerçekleştirme (Hamas’ı yok etme, Filistinlileri bölgeden sürme) konusunda muazzam motive ettiği, mümkün kıldığı, hatta harekâtın bu safhaya girdiği açıkça ortadayken tarafları anlaşmaya “zorlayacak” unsur ne olabilir? Fikrini tam olarak gerçekleştirme şansı açısından bakıldığında İsrail’in önündeki bütün yolların açılmış olduğunu görebiliyoruz. Hamas’ınkilerin ise en azından şu an tamamen kapalı gibi duruyor. Bu durumda savaş Filistinlilerin toptan sürgünü, hatta bir soykırımla sonuçlanabilir. Ancak bu tür çözümlerin ne sulh ne de huzur sağladığını ABD’nin Afganistan ve Irak işgallerinden biliyoruz. Bu tür durumlarda sadece savaş başka coğrafyalara -hem de daha da şiddetlenerek- taşınıyor.

Sulhun yolunu ancak İsrail’in bu sınırsız arzusunu sınırlayacak, “hadımlaştıracak” bir gelişme açabilir. Örneğin Ukrayna Savaşı başladığında Rusya’nın önündeki yollar da açık görünüyor, Rusya’nın kısa sürede Ukrayna’yı tamamen yutacağı düşünülüyordu. Ne var ki Ukrayna Batı’nın da aktif yardımıyla muazzam bir direniş sergiledi ve bir güç dengesi sağladı. Ancak bariz bir güç üstünlüğü ortaya çıkmadığından savaş bütün yıkıcılığı, yakıcılığı ile halen devam ediyor. Sona erdirilmesi bir yanıyla Rusya’nın yıpranmasına, diğer yanıyla Ukrayna’nın kendisinden çok ona mali, askerî, siyasi destek sağlayan Batılı güçlerin iradesine bağlı görünüyor. Eğer Gazze’de soykırım ya da toptan sürgün içermeyecek bir sulh sağlanacaksa bunun yolu da İsrail’in sınırsız arzusunu törpüleyecek, hadımlaştıracak bir unsurun, bir gücün ortaya çıkmasına bağlı görünüyor. Bu güç ne olabilir? Veya nasıl bir olay bu rolü oynayabilir? Batılı büyük güçlerin tavırlarına baktığımızda İsrail’i durduracak “dediği dedik paşa” rolünü oynamaya -henüz- pek niyetli olmadıklarını görüyoruz. Bu durumda sulh için bir umut var mı? Sulhun yolunu açacak bir güç ortaya çıkabilir mi?

Ben an itibarıyla pozitif bir unsurun bu rolü oynama şansının -henüz- düşük olduğu kanaatindeyim. Henüz hiçbir uluslararası güç İsrail’e “dur bakalım” deme noktasında görünmüyor. Bununla birlikte başka gelişmeler Batı’nın büyük güçlerini, hatta İsrail iç kamuoyunu böyle bir rol oynamaya zorlayabilir. Bunu ise ancak “negatif” bir gelişme sağlayabilir. Örneğin dünyanın içinde bulunduğu durum konusunda son derece karamsar olan filozof Slovaj Zizek son dönemlerde konferanslarında ve sosyal medyada sık sık “bizi ancak bir felaket kurtarabilir” ifadesini dillendiriyor. İster iklim ister savaş ya da ekonomik türde olsun, kastettiği tarzda bir felaketten insanlığın sağ salim çıkmayacağı, böyle bir felaketin insanlık diye bir şey bırakmayacağı açık olduğuna göre Zizek’in cümlesini felaketin kendisinden çok böyle bir “felaket tehlikesi/tehdidi” olarak anlamak doğru olur. Felekatin ne olabileceği konusunda spekülasyon yapılabilir. Örneğin, Ortadoğu’da bir nükleer veya her yeri yangın yerine çevirecek bir topyekûn savaş bu tür bir felakete işaret eder. Bu ihtimaller İsrail-Hamas hesaplaşmasını ayrıntıya dönüştürecek karakter taşırlar ve -İsrail ile Hamas’ın kendisi olmasa bile- dünya çapında onları anlaşmaya zorlayabilecek hegemon güçleri harekete geçirebilirler. Hitler dünya için tehdit haline geldiğinde birbirleriyle antagonist ilişki yaşayan kapitalist ve komünist dünya bir araya gelebilmiş ve Hitler’e karşı birlikte savaşabilmişti. Soğuk Savaş döneminde nükleer silahlar dünyayı yok edecek düzeye ulaştığında iki süper güç silahlanmayı sınırlandıran yumuşama politikalarına yönelebilmiş, bir çatışma ihtimali halinde aralarında acil müzakere aracı kırmızı telefon hattı kurmuşlardı. Ukrayna Savaşı nedeniyle dünya açlık tehlikesi ile karşı karşıya kaldığında yeni Soğuk Savaş’ın tarafları bir tahıl anlaşmasında mutabık olabildiler. Bugün de yukarıda zikrettiğimiz tarzda bir büyük felaket tehdidi dünyanın hegemon güçlerini İsrail’i ve Hamas’ı hizaya sokacak, “terbiye edecek” bir işbirliğine yöneltebilir.

Bunun yanında bir ihtimal daha var ve bu ihtimal İsrail’in veya Yahudilerin (ve de Filistinlilerin) kendi iç kamuoylarına dayanıyor. İsrail halkı içerisinde barış yanlısı güçlerin olduğunu, hükümetin savaş politikalarını sık sık protesto ettiklerini görüyoruz. Ancak bunların henüz hükümeti zorlamaktan hayli uzak oldukları da fark ediliyor. Bununla birlikte hükümetin fütursuz operasyonları Yahudilerin Holokost sonrası edindikleri “dokunulmaz masumiyeti” hızla aşındırıyor. İsrail daha önce de geniş kesimler tarafından emperyalizmin Ortadoğu’daki ileri üssü olarak değerlendirilirdi. Ancak dünya kamuoyu bugün ilk defa ve daha önce hiç olmadığı şekilde İsrail ve Yahudileri tarihte soykırım uygulamış “zalimlerin” arasına yerleştiriyor. Bu prestij kaybının devam etmesi Yahudi toplumu içerisinde “dokunulmaz masumiyet”in yok olması şeklinde bir felaket algısına yol açabilir ve geniş Yahudi kesimleri hükümete karşı hareketlendirebilir. Örneğin yakınlarda üç İsrailli esirin üstelik beyaz bayrak sallamalarına rağmen gene İsrail askerleri tarafından öldürülmesi bu doğrultuda ciddi bir tepki yarattı. Bu tür gelişmeler hükümet değişikliği ve bir sulhun önünü açabilir. Aynı şey yaşanan yenilgi ve yol açtığı sefalet nedeniyle Filistinliler cephesinde de ortaya çıkabilir. Filistin halkı Hamas’ın ölçüsüz saldırgan politikalarını topraklarından olmanın sorumlusu olarak değerlendirebilir. Böyle bir gelişme de Hamas’ı zayıflatarak ya da arzularını törpüleyerek sulhun önünü açabilir. Bir başka ihtimal de iç ve dünya kamuoylarında oluşan tepkilerin güçlü devletlerin büyük imaj kayıplarına yol açması olabilir. Bu doğrultuda ilk işaretler son günlerde ABD’den gelmeye başladı bile.

Sözünü ettiğimiz felaket senaryolarından herhangi birinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği henüz belli değil. Fakat felaketten kurtuluş ummak, açık ki, her şeyden önce içinde yaşadığımız çaresizliğe delalet, aklın yetersizliğine işaret ediyor.


Fotoğraf: Hatem Moussa / AP