Almanya Kendini Yeniden Tanımlamalı
Almanya’da 13 Mart eyalet seçimleri sonuçlarının etkileri devam ediyor ve bunların politik olarak nereye oturduğuna ilişkin tartışma tam gaz süregidiyor. Birileri üç eyalet parlamentosuna da giren, bu arada Sachsen-Anhalt’ta oyların %24,2’sini, iktisaden güçlü Baden-Württemberg’de bile % 15,1’ini almayı başaran, şimdi artık ülke çapında sekiz parlamentoda birden temsil edilen sağcı Almanya İçin Alternatif (AfD - Alternative für Deutschland) partisinin başarısını, genel olarak yerleşik nizam partileriyle, özel olarak da federal hükümetin göçmen politikasıyla bir hesaplaşma olarak değerlendiriyorlar. 2013’te kurulan AfD’yi tercih eden seçmenler, yerleşik nizam partilerine oylarıyla bir ihtar verdiler. Buna göre, dört bir yanda konuşulan, yazılan hep bu. Başka bazıları ise son seçim sonuçlarının politika coğrafyasında köklü bir dönüm noktası teşkil ettiği kanısındalar. Tıpkı Fransa, Hollanda, İngiltere veya Belçika gibi başka Avrupa ülkeleri misali Almanya’da da bir sağ popülist partinin kurumlaşmakta olduğunu düşünüyorlar. Geçen yıl kamuoyunu etkilemeyi de başararak Yunan hükümetine yeni bir maliye politikası alfabesini dikte eden ve birkaç aydır Avrupa göçmen politikasının temel ilkelerini belirlemek isteyen Avrupa hegemonu olarak Almanya, bu ulusaşırı gelişmede biraz arkadan geliyor onlara bakılırsa. Avrupalılığın yeni standardı sağ popülizm, diye düşünebilir insan.

AfD’nin başarısının ardından ihtardan ve yerleşik nizamın politikasına karşı protestodan bahseden alarmcı yorumlar, gecikmiş olmakla kalmıyor, AfD’nin başarısının, yıllardır güçlenen bir politik ve toplumsal sağa kayıştan ve artan ırkçılıktan kaynaklandığını gözden kaçırtıyorlar (istemeden). Bu söylemsel ve politik kaymanın çıkış noktasını belirlemek, zahmetli bir iş. Lakin Thilo Sarrazin‘in Almanya Kendini Yok Ediyor‘u (Deutschland schafft sich ab) ve bu kitabın harladığı tartışmalar, burada bir dönüm noktasıdır. Sarrazin’in göçmen ve ilticacıların Almanya toplumuna sızarak onun altını oyduğuna dair akıl almaz tezleriyle beraber, ırkçı akıl yürütme kalıplarına dayanan ve “artık bu kadarını da söyleyebileceğiz herhalde” parolasıyla tabu kırıcılık edası taşıyan bir söylem yerleşik hale geldi. Sadece sağ yelpazede yankı bulmadı bu, muhafazakar sosyal demokratik ve sol liberal muhitlerin bazı kesimlerine kadar yayıldı, yani ana akımda taban buldu. Kitle iletişim araçlarının ve sosyal medyaların bu durumu belgelemekle kalmayıp ırkçı düşünce kalıplarını ve klişeleri sürekli yeniden üretmeleri, artık sistemin bir realitesidir bir bakıma. Bu sağa kayışın politik bir ifadesi de Pegida‘dır (Patriotische Europäer gegen die Islamisierung des Abendlandes – Garp Âleminin İslâmlaştırılmasına Karşı Vatanperver Avrupalılar). Yurtseverliği kendinden menkul bu Avrupalılar, sağ radikallerden “protestocu yurttaşlara“ uzanan geniş bir yelpazeyi bir araya getiriyorlar. Konuları da aynı derecede bol çeşitlidir. Tabii merkezde İslâmcılık karşıtlığı duruyor. İslâm onların nazarında, “çocukların dünyaya açık bir Almanya ve Avrupa’da yetişmesini” önleyen, Almanya’nın köylerini, beldelerini, şehirlerini “vekâlet veya din savaşlarının” mekânı haline getiren çoklu bir tehlikenin kaynağıdır. Pegida’nın bu tespitlerden türetilen bir talebi “sınırları sıkılaştırmak”tır. Tam da Müslüman nüfusun %2’nin altında olduğu Doğu Almanya şehirlerinde Pegida hareketine sürekli katılım sağlayan etken sadece İslâm korkusu değil. “Political correct” olmayan tavrı, medyadaki ana akıma (Pegida ve AfD’nin dilinde “yalancı basın“dır bu) ve orta sınıf “iyi insanlar” söylemine boyun eğmeme iradesi de, Pegida’nın yarattığı seferberliği ve politik retoriğinin önemli unsurlarıdır. Bu arada Pegida’nın dinle devleti ayırarak Türkiye’yi modernleştirdiği ve Müslümanlığın damgasını vurduğu bir ülkenin de bunu başarabileceğini kanıtladığı için Atatürk’e sempati duyduğunu da ekleyelim.

AfD’nin temsilcileri Pegida toplantılarının düzenli misafirleri veya bizzat üyeleridir. Son günlerde AfD’nin nisandaki kongresinde karara bağlamaya hazırlandığı bir temel ilkeler programı ortaya çıktı. Sıkı bir programatik çizgiyi burada boşuna ararsınız. Taslak daha ziyade ortaya karışık bir politik talepler ve iddialar tabağıdır, kâh liberalizme göz kırpan kâh korumacı hatlar çizen sağ popülist bir kolsuz bacaksız gövde. İlla arayacaksanız, her şeyi birbirine bağlayan şey, birçok şeyi geri çekme ve sıkılaştırma vaadiymiş gibi görünüyor. AfD göçmenleri ve ülkesinden kaçanları hiyerarşik bir tasnife tabi tutuyor; sözgelimi “gayri nizami göçmenlerden” ve “hakiki göçmenlerden” söz ediyor. Yurttaşlık hakkı koşulunu eski “soy kökeni” kuralına geri döndürmek istiyorlar. Burada da İslâm AfD’liler için Alman devletine bir “büyük meydan okuma”yı oluşturuyor –demek program taslaklarında hıncın formülasyonu böyle oluyormuş. AfD’ye kalacak olursa, tam tesettüre müsaade edilmeyecek. Kamu hizmetinde ve okullarda da başörtüsü takmak yasaklanacak. Birkaç yıl önce dönemin Cumhurbaşkanı Christian Wullf, “İslâm Almanya’nın bir parçasıdır,” cümlesiyle bir ilke koymuştu. AfD’nin taslağındaysa “İslâm Almanya’ya ait değildir” formülasyonu yer alıyor. Buradan hareketle Müslümanların ve Yahudilerin oğlan çocuklarına yaptırdıkları sünnet ve her iki dinsel cemaatin uyguladığı hayvan kesim usulleri de yasak olacak. AfD’nin iktisat politikasıyla ilgili talepleri de keza kendi içinde farklılaşıyor. İşsizlik sigortası özelleştirilecek fakat asgari ücret kalacak. Aileler daha fazla destek alacak fakat bekâr annelere para yok. Euro’nun sürüp sürmeyeceği yurttaşların oyuna sunulacak. Kamu yayıncılığının kendi kendini finanse etmesi gerekecek fakat bunun amacı sadece AfD’nin iktidarı ele geçirdikten sonra kendi devlet radyosunu kurabilmesi. Bütün bunlarda, globalleşmeden çekilip, Alman orta sınıfını kötü niyetli dış rekabetten koruma özleminin izini sürebiliyoruz. Genel olarak, global holdinglerden duyulan korku gayet açık görünüyor.

AfD en büyük teveccühü, işçilerden ve işsizlerden alıyor. Marttaki eyalet seçimlerine göre AfD seçmenlerinin oy tercihlerinde ikinci önemli motif “sosyal adalet”tir –birinci motif, bugünlerde her şeyi belirleyen göçmen sorunu ve iç güvenlik. Bu, Avrupa’nın bütün sağ partileri için sönmez bir kaynak. Sağ popülist partinin taraftarları üç federal eyalette de, insanların artık kendilerini güvende hissetmediğini, AfD’nin bütün diğer partilerden daha iyi anlamış olduğu kanaatinde %99 oranında birleştiler. AfD’nin yabancıların ülkeye gelişini daha fazla kısıtlamak istemesinin iyi bir şey olduğu fikri de büyük destek görüyor. AfD seçmenlerinin büyük çoğunluğu üç federal eyalette de İslâmın etkisinin arttığından ve Almanya‘da suçun arttığından kaygılandığını söylüyor.

Mutlaka yoksullar arasında en yoksul olanların değil de, sınıf düşme kaygısı belirgin olan yurttaşların AfD’yi sahiden bir alternatif olarak görmesi ilginçtir. AfD’nin seçim başarılarının bir nedeni de, özellikle eyalet ve belediye seçimlerinde mühim bir ivme sağlayan bir etken olarak, genelde sandığa gitmeyen seçmenleri seferber etmeyi her seferinde becermesidir.

AfD sadece seçim başarılarıyla belirlemiyor politik gündemi. Diğer partilerin AfD’yle politik olarak baş etmekte zorlandıkları gibi, bazen onların argümanlarını sahiplendikleri de dikkat çekiyor. Yakın zamanlarda SPD’nin (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) Başkanı Sigmar Gabriel, kamuoyu önünde devamlı sağ popülist hatlar taşıyan fikirlerle şaşaladı. “Göçmen krizi” ile ilgili olarak Alman halkına daha fazla sosyal yardım sağlanması talebinde bulundu örneğin. Tam da Merkel kabinesinde Maliye Bakanı olan CDU’lu (Almanya Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi) politikacı Wolfgang Schäuble, “acınası” buldu bu öneriyi; zira, ancak o kadar da vahim bir yokluk çekmeyen ötekilere de aynısı hatta daha fazlası verilirse, göçmenlere yardım etmenin caiz hale gelebileceği anlamına geliyordu.

Tam da ülkesinden kaçarak gelenlerin durumu ve Federal Şansölye Merkel’in politikası temel meseleyi, yani globalleşme çağında Almanya’nın kendine dair algısını ve rolünü gündeme getiriyor. Bu mesele politik tartışma ve söylemlerde hâlâ çok az yer bulmakta. Kimi zaman sanki bu konunun açılmasından kaçınılıyor izlenimine kapılıyor insan, gerçekliğin bu soruları çoktan sollayıp gittiğini düşününce, iyice şaşırtıcı bir şey bu. Almanya’nın kendini yok ettiği falan yok, Almanya’nın globalleşme çağında kendini yeniden keşfetmesi, yeniden tanımlaması gerekiyor. Toplumsal sorunları etnikleştirmekten nihayet vazgeçmek ve ülkelerinden kaçanları, ilticayı ve göçü bir sorun olarak kavramak, bunun parçasıdır. Almanya globalleşmenin kazananlarındandır ve çoktandır dünya çapında bir güç olma konumuna erişmiş durumda. Sadece bu nedenle, uluslararası ihtilafların kendinizle ilgisi yokmuş gibi yapamazsınız. Yurtiçi–yurtdışı, içerisi–dışarısı, biz–onlar, bütün bunlar globalleşmiş dünyamızı artık kavramayan düşünme kalıplarıdır. Global meydan okumalarla ve saati geriye almak isteyen AfD gibi sağ partilerle yüzleşme zorunluluğu, bundandır.

(Almanca'dan çeviren: Tanıl Bora)