Halkın Sinesi

Yakup Kadri, 1932 tarihli Yaban romanında, egemenliğin kaynağı sayılan bir halka dönük güzellemeler yapmak yerine, ulusal savaş yıllarına ait bazı tecrübelerine de yaslanarak, kendi halkına dönük güvensizliğini açıkça ortaya koyar. O dönemlerde Avrupa’da yaygın olan ve kalabalıklara itimat etmeyen bir yaklaşımı takip ettiği de varsayılabilir. Her ne kadar halk, toplum, millet ve kitle kavramları birbirine kimi zaman karşıt anlamlar edinse de, özellikle azınlık ya da birey esasına yaslanmayan bu gibi toplaşmalara güven duymayan, asıl değer yaratıcı olanın, kendi şuuruna sahip topluluklar veya bireyler olduğuna inanmış bir düşüncenin varlığı erken Cumhuriyet yıllarında ilgi görür. Sözgelimi o dönemdeki Bergson etkisi biraz da böyle açıklanabilir.

Biraz da romantizmin etkisiyle, kimileri için halk, her tür iradenin feyz kaynağı sayılabilir. Bu arayışlarla yola çıkan roman kahramanı Ahmet Celal uzaktan böyle görse de, Anadolu’nun bağrına düştüğü anda, düşlediğiyle gerçek halk arasındaki boşluğu aralıksız tecrübe eder. Ama başına geleni açıklıkla dile getirdiği için yıllarca “yarı aydın” tiplemesinin, seçkinci Cumhuriyet kadrolarının gülünç bir modeli gibi anlaşılır ve eleştirilir. Yakup Kadri, yer yer düşmanca şekiller alan bu anlatısında, birkaç aydır maruz kaldığımız gibi, halka yaranan, her zaferin altında milletin iradesini bulan resmî bir söylemi de karşısına alır. Dağınık ve kendi halinde yaşayan halklardan bir millet yaratma çabasındaki başarısızlık da bu hasmane yaklaşımına neden olmuş olabilir. Yakın zamanlarda, millet ya da toplum olamadan, bir halk toplaşmasından bir yığına dönüşen dağınık Türkiyeli kalabalıklara dönük belki de ilk güvensizlik emarelerini ortaya koyar. Cumhuriyet ülkülerinin hâlâ ayakta olduğu bir zamanda bunları dile getirmesi de ayrıca önemlidir. Onunla yakın zamanlarda, Le Bon bunu Fransa, Ortega y Gasset de İspanya için yapar. Öncesinde bir benzerini Nietzsche Almanya, Dostoyevski ise Rusya için yapar.

Romanda, Kuvâ-yi Milliye’de subayken bir kolunu kaybeden Ahmet Celal’in Orta Anadolu’da bir köyde başından geçenler anlatılır. Karşılıklı olarak birbirlerinde vahşilik, tuhaflık, yabanlık bulan, âdeta iki ayrı türün karşılaşması tasvir edilir. Arada köylülerin de nazarından bu kötü karşılaşmanın nasıl göründüğünü dile gelir. Köye ilk geldiğinde, ilgi çekici bir tuhaflık sergileyen bu adam, zamanla köylülerin kayıtsız bakışları arasında görünmez olur. Köylüler, kendi sinelerine düşmüş bu adamla ya fazla ilgilenir ya da onu görmezden gelirler; ona ne vicdanla ne de hınç duygusuyla yaklaşırlar; ne merhamet eder ne de herhangi bir kötülük yaparlar.

Ahmet Celal’in, Anadolu ve onun sakinlerine dönük romantizmi, köye vardığı anda yok olur; ilk günden “bayağı” ve “en az sevimli” bir hayat kendisini duyurur: “Ne terbiye görmemiş, ne galiz, ne iğrenç, ne çirkin bir goril sürüsü... Bunlar yırtıcı ve barbar bile değiller” (2007: 19). Onları gündelik halleri içerisinde izlerken, “tarife sığmaz bir gönül bulantısı, derin bir kasvet” hissi ortaya çıkar. Sorun, onların cehaleti, yontulmamışlığından öte, tümüyle şekilsiz, zelil bir kalabalık olmalarıdır. Cumhuriyetin de zamanla şekil veremeyeceği biçimsiz bir malzeme vardır ortada. Üstelik hep söylenegelen erdemlerinden de uzaktırlar: “Sağ kolumun yokluğu kimsenin takdirini celbetmek şöyle dursun merhametini bile uyandıramadı” (20). Köpekler bile zamanla ona kayıtsız kalır, “arkasından havlamazlar”. Ama bu acıma noksanlığı, biraz da, herkesin görünür ya da saklı sakatlıklarından ileri gelir. Irsi bir maluliyet gibi, çoğu evde her yaştan sakat ve akıl hastaları bulunur. Ancak başka yerler ve başka insanlara değinen birçok anlatıda olduğu gibi, etraftaki gözlerde bir canlılık, zekâ belirtisi vardır: “Bütün vücudunda canlı yalnız bir yeri kalmış. O da gözleri imiş” (20). Ama onu da nazar etmek için, diğerlerinin sağlam kalan yerlerini de sakat bırakmak için kullanırlar. Bu nazarlar arasında köy, “illet ve sakatlık yuvası” olur.

Ahmet Celal, gelmeden önce, “kendi canından, kendi kanından” bir cemiyetle “haşır neşir” olayım derken, tümüyle kimsesiz kalır. Gelmeden önce Türk köylüsünün ruhunun, “durgun ve derin bir su gibi” olduğunu tahayyül eder (20). Ama köye geldikten sonra bu derinliğin ne sakladığını bir türlü anlayamaz: “Yalçın bir kaya mı, balçık yığını mı, bir yumuşak kum tabakası mı?” Keşfetmek mümkün değildir. Bu gibi bir arayışa girdiğinde, köylüler “bön bön” yüzüne bakarlar. Kendisine atfedilen bu romantik vasıfları hiçbir şekilde doğrulamazlar. Ondan mümkün olduğunca uzak dururlar. “Ne o ne de şu olmadığını”, “bir hiçten ibaret olduğunu” anlayınca, nazarlarını da üzerinden çekerler. Günler geçtikçe, ona dönük meraklı bakışların yerini “sinsi bir istihza” alır:

“Bana bakarken herbirinin gözlerinde parlayıp sönen, sönüp parlayan bir acayip ışık damlası beliriyordu. Şüphesiz, kökleri benim erişemeyeceğim derecede uzaklarda bir nevi gizli ve şeytani zekanın bir sızıntısı olan bu ışık kadar beni rahatsız eden bir şey hatırlamıyorum. O beni her yerde, her dakika izliyor, tek kurtuluş deliğim olan odama kadar sokuluyor; yıkanırken, giyinirken, soyunurken veya traş olurken bir an yakamı bırakmıyor” (21).

Ne zaman ki bu bakışlar kaybolur, biraz olsun huzur bulur. Sinesine sığındığı köylüye dair tüm izler, belirtiler kaybolduğunda daha iyi bir ruh haline kavuşur. Feyz almak için içerisine karıştığı bir kalabalıkta yine kendi yalnızlığını bulur. Ne zaman ki bu bakışlar çekilir, “o vakit, bu çıplak ve yalçın oda, gerçek dünyadan daha geniş, daha ferah bir alemin munis, sevimli ve herbiri sihir ve füsunla yoğrulmuş mahlûkları ile dolmağa başlar” (21).

Ahmet Celal, romantik düşlerle yola çıkıp köye vardığı ilk anda köyün varlığını ayırt edemez; ne bir ışık ne de ses duyar. Tam ortasına vardığında bile köye ilişkin bir belirti yoktur. Sadece bir “karaltı” seçer gibi olur: “Tek bir ışık yoktu. Yalnızca uzaktan uzağa köpekler havlıyordu. Biraz sonra saman ve tezek kokularını duyacaktım” (22). Sinesine sığındığı bu yerde, kendisine dönmek, huzur bulmak istese de, köye yaklaştıkça “aziz bir şeyden ayrıldığını” sezinler (22). Arkasında ne bıraktığını bilmese de, “hüzünlenir”. Düşündükçe, geride “hiç bir şey, hiç kimse” bırakmadığını fark eder. “Bütün kaybettiklerimi burada bulmaya geliyorum” diye yola çıksa da, köyün ortasına vardığında, bir karaltı, uzakta havlamalar ve tezek kokusundan başka bir şey duymaz. Köy, kaybettiği her ne ise, ona dair bir ışık, ses vermez; daha çok kötü kokular şeklinde duyulur olur: “Ve köy, bataklıkta uyuz bir manda gibi kokuyordu” (22). Ona göre bu kokuların yayıldığı pislik, “köylülükten” ayrılmaz bir vasıftır. Üstelik sadece dışarıdaki kir, pas değildir; ruhlara da bulaşır. “Türkiye’deki yenilik ve garpçılık hareketlerinin” “başarısızlığı” da içeride dışarıda yapılaşmış bu pislikte aranmalıdır (24).

Ahmet Celal’in, köyde hüküm süren, âdeta Lacancı “çıplak, çirkin, kaba, yalçın gerçek” ile karşılaşmadan önce, böyle bir yerde “bostan” kurma hayali vardır. Ama doğanın el değmemiş, insansız halinde bile bir bereketsizlik göze çarpar: “Engin kurak ovaların korkunç genişliği” bu manzarayı izleyende huzur ya da doğaya dönüş duyusu yaratmaz. Daha çok kaygı verici, “yürek burkucu” bir boşluk tecrübesine neden olur. Böyle bir doğa hali içerisinde kendisini bulmak isteyen daha da kaybolur; etrafındakiler gibi olmaya başlar.

“Bir insan tasavvur edin ki hangi ırktan, ne cinsten olduğu belli değildir. Kendi vatanı addettiği memleketin dibine doğru ilerledikçe, kendi kökünden uzaklaştığını hissediyor. Hissetmese bile etrafında hasıl olan boşluk, soğuk ve itici hava, ona her an kendi toprağından sökülmüş bir aykırı, bir acayip nebat olduğunu bildiriyor” (30).

Ahmet Celal, biraz da kendi ruh halini yansıttığı, her yöne uzayan bu manzaraya baktığında, nehirler “cerahat gibi ılıktır”, tepelerse birer “urdur”. “Boş ve lüzumsuz bir feza” bereketsiz bir yeryüzü üzerinde asılı durur. Toprak, üzerinde yaşayanların dertleriyle, çarpıklıklarıyla, “şişip çatlar ya da yerin dibine çöker” (27). Üzerinde yaşayanlarsa, bu dertli doğanın parçası diğer varlıklardan ayırt edilemezler. Bu yüzden, onları ya zelil akışkanlara ya da türlü hayvanlara benzetir. Köpek enikleriyle, köylü çocukları bir arada oynaşırlar. Birbirlerine karışmış halde yiyeceklerini paylaşırlar. Ama bir yandan da, herkesin böyle iç içe, açıkta, birbirine karıştığı yerde, köylülerin nasıl yaşadığını, sözgelimi “nasıl seviştiklerini” tahmin bile edemez.

Özetle Ahmet Celal, halkın sinesinde aradığı avuntuyu bulamaz. Uzaktan baktığında, kendi kabuğunda, onurlu bir yaşam sürer görünen gizli bir topluluk, kabuğu yarıldığında, “salyangoz gibi esrarlı, cıvık ve siniktir”. İçerisine karışıp çok yakınlarına sokulduğunuzda, “elinizin üzerine sümüğünü bırakır” (61).


 

Yakup Kadri Karaosmanoğlu (2007). Yaban, Ayraç Sanal Yayın, İstanbul.

NOT: Yine Yakup Kadri’nin Ankara romanı üzerine değerlendirmemiz için Birikim’in önceki yazılarına bakılabilir.