8 Aralık 2024 tarihinde Suriye’de Esad rejiminin devrilmesi, yalnızca bir yönetim değişikliği değil, aynı zamanda ülkenin gelecekteki idari ve siyasi yapısının nasıl şekilleneceğine dair derin belirsizliklerin başladığı bir dönüm noktası oldu. Modern siyasi tarih ve çatışma çözümü literatürü, uzun süreli iç savaşların ardından toplumsal barışın inşasının son derece zorlu bir süreç olduğunu ortaya koyuyor. Çoğu zaman taraflar arasında sadece çatışmasızlık halinin korunması bile uluslararası toplum tarafından başarı sayılıyor. Yapısal sorunların çözülememesi durumunda savaşın nüksetmesi ise genelde beklenen bir senaryo. Suriye örneğinde de Esad rejimi sonrası süreç, beklendiği üzere kapsayıcı bir demokratikleşmeden ziyade, yeni iktidar odaklarının merkeziyetçi tahakküm çabalarıyla şekilleniyor.
Heyet Tahrir Şam (HTŞ) liderliğindeki yeni yönetim, iktidardaki ilk yılında çoğulcu ve katılımcı bir model inşa etmek yerine, güç kullanımına dayalı bir ilişki biçimini tercih etti. 2025 yılı boyunca sürdürülen askeri ve siyasi stratejiler, önce kıyı şeridindeki Nusayri nüfusa, ardından güneydeki Dürzi topluluklara yönelik operasyonlarla somutlaştı. Ocak 2026’ya gelindiğinde ise yönetim, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Bölgesi’ne müdahale ederek iç savaş boyunca bu bölgede şekillenen Kürt-Arap ortaklığını fiilen sonlandırdı. 30 Ocak Anlaşması, bu sürecin diplomatik bir çıktısı olarak, çeşitli belirsizlikler içermekle birlikte, Kürtlerin yerel kurumlarını belirli oranda koruyarak siyasi, idari ve askerî açıdan merkeze entegre edileceği yeni bir dönemi başlattı.
Ademi Merkeziyet Stratejisinin Çöküşü ve Stratejik Kayıplar
30 Ocak Anlaşması ile birlikte SDG liderliğindeki Suriye Kürtlerinin uzun vadeli bir strateji olarak kurguladığı “kimlik temelli olmayan ademi merkeziyet” opsiyonu, mevcut siyasi konjonktürde geçerliliğini ne azından şimdilik yitirdi. Bu durum, yalnızca bir yönetim modelinin kaybı değil, aynı zamanda Suriye’nin heterojen yapısını bir arada tutabilecek esnek bir idari formülün de saf dışı kalması anlamına geliyor. Güncel tabloda, “dolaylı yönetimin” (indirect rule) sürdüğü Kürt ve Dürzi bölgeler dışındaki tüm vilayetler ABD liderliğindeki uluslararası aktörlerin desteğiyle Geçici Hükümetin “doğrudan yönetimi” (direct rule) altına girdi. Bu merkeziyetçi eğilim, Suriye’de kimlik temelli sınırların daha da derinleşmesine, duvarların yükselmesine ve toplumsal kesimler arasındaki izolasyonun artmasına neden oldu.
Kürtlerin iç savaş süresince yatırım yaptığı bu modelin rasyonel bir temeli bulunuyordu. Değer odaklı iddiaların ötesinde, demografik ve coğrafi gerçeklikler, Kürtlerin “homojen ve entegre bir Kürt bölgesi” kurmasını imkânsız kılıyordu. Suriye’de Kürt nüfusu, toplam nüfusun yaklaşık %10’unu oluşturuyor, yerleşim alanları parçalı ve etnik açıdan çeşitlilik gösteren bir yapıda. Bu kısıtlı güç kapasitesi dikkate alındığında, ülke genelinde geçerli olacak vilayet bazlı bir idari yapıya yatırım yapmak, güvenlik ve sürdürülebilirlik açısından rasyonel bir tercihti. Yerelden beslenen bir güç paylaşımı, sadece Kürtler için değil; İdlib, Halep, Rakka, Tarsus ve Süveyda gibi tüm vilayetler için daha fazla siyasi katılım ve adil güç ve kaynak paylaşımı imkânı sunabilirdi.
Ortaklıkların Sınırı: Arap Aşiretleri ve Uluslararası Aktörler
Kürt siyasal ve askeri öznesinin Suriye iç savaşı boyunca yürüttüğü strateji, iki kritik risk faktörüne dayanıyordu: Arap toplumunun bu modele vereceği yanıt ve dış aktörlerin tutumu. Kürtlerin ABD ile olan ortaklığı, ideolojik bir tercihten ziyade hayatta kalma güdüsüyle şekillenmiş bir zorunluluktu. 2014 yılında Kobani’de başlayan bu iş birliği olmasaydı, muhtemelen tüm Kürt yerleşim birimleri IŞİD kontrolüne girecek ve Şengal’de yaşanan insani trajedi tüm bölgeye yayılacaktı.
Öte yandan, Kuzey ve Doğu Suriye bölgesindeki Arap toplumunun bir kesimi için Suriye Demokratik Güçleri (SDG) çatısı altında yer almak, esasen ABD ile bir tür ortaklık kurmak anlamına geliyordu. Bu durum, yerel aşiretler için güvenlik, istikrar ve enerji kaynaklarının yönetimine ortak olma fırsatı yaratmıştı. Ancak ABD’nin stratejik önceliklerini Şam merkezli yeni yönetime kaydırmasıyla birlikte, yerel Arap dinamikleri de yönlerini merkeze çevirdi. Arap aşiretlerinin Şam yönetimi ile yaptıkları pazarlıklarda, kendi bölgelerinde güç paylaşımı ve kaynak yönetimi konusunda belirli güvenceler aldıkları öngörülebilir. Bu kopuş, sınır-aşan Kürt siyasi hareketlerinin ve gruplarının “halkların kardeşliği/ortaklığı" projesinin sahadaki en büyük dayanağını zayıflattı.
Suriye’de Kurumsal Dönüşüm ve Radikalizm Tehdidi
Suriye’deki mevcut tablo, yalnızca belirli etnik gruplar için değil, ülkenin genel demokratik geleceği açısından ciddi bir gerilemeye işaret ediyor. Yetmiş yıla yakın süren otoriter rejim ve ardından gelen yıkıcı iç savaştan sonra, kapsayıcı ekonomik ve siyasi kurumlar inşa etme fırsatı büyük ölçüde kaybedildi. Demokratik kültürün ve birikimin zayıf olduğu bu ortamda, dışlayıcı, sömürücü ve baskıcı kurumsal gelenek, radikal dini referansları olan bir yönetim tarafından devralındı. Yeni yönetimin bünyesinde yer alan radikal unsurlar ve uluslararası cihatçı gruplar, yalnızca azınlıklar (Kürtler, Dürziler, Nusayriler) için değil, seküler veya geleneksel çizgideki Sünni Araplar için de bir istikrarsızlık kaynağı. Şam ve Halep gibi tarihsel olarak radikalizmden uzak kalmış merkezlerin, köktenci bir yönetim anlayışıyla nasıl uyum sağlayacağı büyük bir soru olarak ortada duruyor.
Bu istikrarsızlığın bölgesel ölçekte de yansımaları olması kaçınılmaz. Uluslararası deneyimler, iç savaşların ideolojik ve fiziksel etkilerinin komşu ülkelere sirayet ettiğini kanıtlıyor. Irak’ta yeniden tırmanan mezhepsel gerilimler ve bölgesel aktörlerin müdahale ihtimalleri dikkate alındığında, Suriye’deki zora dayalı yönetim modelinin tüm komşu ülkeler ve bölge için bir risk faktörü olduğu açıktır.
Türkiye’nin Stratejik Kayıpları: Güvenlik, Hamilik ve Demokrasi
Suriye’deki bu yeni tablonun Türkiye açısından önemli stratejik maliyetleri bulunuyor. Bu maliyetleri üç ana eksende analiz edilebiliriz:
Güven ve Bölgesel Hamilik: Türkiye, bu süreçte yalnızca kendi sınırları içindeki Kürtlerin değil, bölgedeki Kürt toplumunun da güvenini sarstı. Cumhurbaşkanlığı düzeyinde ifade edilen "bölgesel Türk-Kürt-Arap kardeşliği" ve "tüm Kürtlerin hamisi olma" iddiası, sahadaki pratiklerle çelişti. Türkiye’nin Suriye’deki aktörlerle asimetrik ilişkiler kurması ve Şam merkezli yapıyı doğrudan veya dolaylı desteklemesi, Türk-Kürt ilişkilerinde onarılması güç yaralar açtı. Oysa Türkiye, ABD veya Fransa gibi dış aktörlerin yerine, bölgede arabulucu ve garantör ülke olma fırsatını kullanabilirdi.
Güvenlik ve Radikalizm: Sünni radikalizminin 911 kilometrelik güney sınırı boyunca kurumsallaşması, Türkiye için orta ve uzun vadeli bir güvenlik riski barındırıyor. Sınır hattının coğrafi yapısı ve iç savaş boyunca yaşanan geçişkenlik ve nüfus akışı, bu riskin kontrol edilmesini zorlaştırıyor. IŞİD’in Türkiye’deki eylemlerinin kapsamı ve buna karşı güvenlik güçlerinin sürdürdüğü operasyonlar, radikalizm tehdidinin hafife alınmaması gerektiğini gösteriyor.
Demokratikleşme Referansı: Suriye’de kimlik temelli olmayan, vilayet bazlı, kapsayıcı ve ademi merkeziyetçi bir idari ve siyasi yapının başarıya ulaşması, Türkiye’nin kendi Kürt meselesinin çözümünde yeni bir referans teşkil edebilirdi. Türkiye’nin 81 il veya 26 akarsu havzası bazlı bir idari ve siyasi yapılanmayı tartışabilmesi, Fransa, İtalya, İspanya, Birleşik Krallık gibi örneklerin gösterdiği üzere üniter yapı içerisinde güçlü yerel/bölgesel yönetimlerin var olduğu daha güçlü ve etkin bir devlet inşasına katkı sağlayabilirdi.
Sınır-Aşan Kürt Alanında Paradigma Değişimi
Suriye’de yaşanan son gelişmeler, sınır-aşan Kürt alanında kalıcı ve yapısal değişimleri tetikledi. Bunlarını beş başlıkta analiz edebiliriz:
Milli Kimliğin Tahkimi: Abdullah Öcalan’ın sadece Türkiye’deki değil, bölgedeki tüm Kürtlere önerdiği “demokratik ulus” tezi, sahadaki sert gerçeklikler karşısında kredibilitesini önemli oranda yitirdi. Bunu Suriye’deki kardeşleri için dünyanın dört bir yanında sokağa çıkan Kürtlerin söylemlerinde görmek mümkün. Kürt-Arap ortaklığının dağılması, Kürt kitleleri nezdinde söylemin "halkların kardeşliği"nden daha savunmacı bir "Kürt birliği" eksenine kaymasına neden oldu.
Reel Politikanın Yükselişi: Özellikle Türkiye ve Suriye’deki ana-akım Kürt siyasetinde güçlü olan normatif ve değer odaklı yaklaşımların yerini, güç dengelerine ve pragmatik ittifaklara dayalı reel politiğin alacağı öngörülebilir. ABD’nin bölgedeki belirsiz tutumu, Kürt aktörleri daha somut güvenlik garantileri aramaya itiyor.
Partizanlığın Aşılması: Farklı Kürt siyasi grupları arasındaki rekabet, Suriye’deki varoluşsal tehdit karşısında yerini bir tür ulusal mobilizasyona bıraktı. Özellikle Irak Kürdistan Bölgesi’nin (IKB) sağladığı diplomatik ve insani destek, Kürt kamuoyunda partiler üstü bir aidiyet hissi yarattı.
Bölgesel Entegrasyon: Suriye ve Irak’taki Kürt bölgeleri arasında, iç savaş boyunca kurulamayan güçlü bağlar son bir ay içerisinde hızla tesis edildi. Bu durum, gelecekte bu iki coğrafyanın siyasi ve ekonomik açıdan daha entegre bir yapıya kavuşabileceğine dair emareler sunuyor.
İran Kürtleri İçin Yol Haritası: Suriye deneyimi, İran’daki Kürt aktörler için de önemli dersler içeriyor. Bu süreç, İran Kürtleri için rejim ve muhalefetle ilişkilerde daha bütüncül, pragmatik ve bölgesel ittifakları önceleyen bir yol haritasının gerekliliğini ortaya koydu.
Suriye’de kapsayıcı kurumların ve demokratik bir ademi merkeziyetçiliğin inşa edilememesi, yalnızca Kürtlerin değil, Suriye toplumunun tamamının ve komşu ülkelerin ortak kaybı. Suriye’de ve bölgede yükselen kimlik temelli duvarlar, derinleşen kimlik temelli sınırlar toplumsal barış umutlarını zayıflatırken, yerini belirsiz ve çok boyutlu bir güvenlik krizine bırakıyor.
Söz konusu belirsizliklerin ve güvenlik krizinin nasıl bir yol alacağı, Kürt siyasi aktörleri kadar bölge devletleri ve hâkim ulusal grupların verecekleri cevaplara bağlı olarak şekillenecek.
