“Maraş Hadisesi”
Ömer Laçiner

Bazı olaylar sadece kendi başlarına sarsıcı olmakla kalmaz, daha önce vuku bulmuş aynı türden olayları da çağrıştırarak bizi daha etraflı ve derinliğine bir açıklama ve değerlendirme çabasına zorlar. Maraş’taki dehşetengiz vaka da böyledir ve böyle ele alınmalıdır.

Çünkü sırf fail açısından baktığımızda dahi bu olay, çok değil daha birkaç ay önce yine genç bile denilemeyecek çocukların katıldığı haraç, gözdağı, uyuşturucu, kiralık katillik gibi “iş”ler için kurulmuş çetelerin art arda gelen sansasyonel vukuatlarıyla rezonanslıdır. Şimdiki genç-orta yaş kuşakların kendi ortaöğretim çağlarında da elbette var olan okul içi şiddet ve öğretmenlere saldırının son on yıllar boyunca katlanarak arttığı da her gündeme geldiğinde söylenmekteydi zaten.[1]

Gerçi şu son işaret edilen noktalar –şimdilik– epeyce “Türkiye’ye özgü” görünüyor ise de; ergen biri veya birileri tarafından okulda katliam yapma türünden olaylar daha önceki dönemlerde ihtimal dahi verilmeyen ama şu son çeyrek yüzyılda –önce ve daha fazla– ABD’de, sonra başka ülkelerde de karşılaşılan yeni, şu yaşadığımız döneme özgü bir fenomen. Yani olayı nedenler açısından ele aldığımızda ergenlik ve ortaöğretimin sorunlarından bahsedecek isek; bundan önceki dönemlerde de varolan bu sorunların neden bu dönemde böylesi dehşetengiz sonuçlar verebildiği sorusuna eğilmeliyiz öncelikle. Bir başka trajik olay üzerine söylenmiş o gayet özlü cümleyi hatırlayarak, “bir bebekten bir katil yaratan” dönemin hangi özellikleri ve gidişatıyla, daha önceki dönemlerde ihtimali bile düşünülememiş bu tür olayları mümkün hale getirebildiği sorgulanmalıdır.

Ayrıca dikkate alınmalıdır ki; şu içinde bulunduğumuz yaklaşık yarım yüzyıllık son dönemde, neredeyse istisnasız dünyanın bütün toplumlarında, hem uzak geçmişten beri süregelen yoksulluk, gelir dağılımı uçurumları, adalet sistemi aksaklıkları, her türden güç ve otorite sahiplerinin keyfiliği ve zorbalıkları gibi “alışıldık” sorunlarda belirgin bir ağırlaşmanın yanı sıra; önceki dönemlerdekinden bambaşka tezahür biçimleri ile de giderek daha sıklıkla karşılaşır olduk. Sanki yaşam alanlarımızın temelinde yer alan ve tarih boyunca belirli aralıklarla depremler üretip sosyo-ekonomik düzenimizi ve yaşam tarzlarımızı yeniden kurmamızı zorunlu kılan fay hatlarının hepsi birden hiç olmadıkları kadar daha sarsıcı ve sürekli hale gelen bir hareketlenme içine girmiş; ya tamamen kırılıp sükûnete kavuşacak ya da üzerlerinde şekillenmiş yapıları yerle bir edecek gibi.

Bu tespitin açımlanmasına geçmeyi bile daha baştan engelleyebilen bir soruya cevap vermek gerekir. Çünkü denilebilir ki; ergen-genç kuşakla ve biraz daha genişletirsek okul kurumuyla, eğitim-öğretim düzeniyle ilgili bir olguyu, sorunu dünyanın halihazır düzen(sizliği)ne bağlayıvererek ele almak aşırı genelleyici bir tutum olmaz mı? Eğer yetişkinler dünyasıyla ilgili sorunlardan biri bile değil birkaçı söz konusu olsaydı çerçeveyi dünyadaki durum ve gidişat üzerinden çizmek anlaşılabilirdi, ama sosyo-ekonomik, politik düzenlerin ve gidişatın pasif muhatapları olan, o süreçlerde aktif olarak yer almayan ergen-genç kesim odaklı olguları, konu ve sorunları pedagojinin çerçevesini aşmadan ele almak gerekmez mi?

“Normal” düşünüş tarzımızın soruları bunlar. Ama şimdilik epeyce görünen hakikat karşısında geçerliliklerini büyük ölçüde yitirdiklerini belirtmek gerekir öncelikle. O hakikati ise en özet biçimde şöyle ifade edebiliriz: Son iki-üç yüzyılın ortalarından itibaren teşekkül eden –çeşitli versiyonları ile– o normal düşünüş tarzı, onu oluşturan, dolayısıyla tekabül ettiği sosyo-ekonomik, politik gerçekliklerin ve –kestirme ifadeyle– maneviyat atmosferinin zamanla temellerinde çok ciddi değişimler olduğu için, o temeller üzerine kurulu düzenler ve işleyiş, özellikle son yarım yüzyılda, geriye dönülemeyecek biçimde çöküntüye uğradığından dolayı artık geçerliliğini çok büyük ölçüde yitirmiştir. Nitekim tam da bu yüzden dünyada ve Türkiye’de olup bitenlere o normal düşünüş içinden bakıldığında “bu nasıl olabilir?” demediğimiz zaman kalmadı neredeyse.

O nedenle içinde yaşadığımız dönemin özellikle can yakıcı olgu ve sorunlarını düşünürken o normal düşünüş kalıplarını gayet ihtiyatlı biçimde kullanmak gerekiyor. Ve herhalde bunu pedagoji ve okul kurumu bahsinde bütün diğerlerinden daha fazla dikkate almalıyız. Çünkü yetişkinler dünyasının düşünüş kalıplarının en doğrudan ve baskın biçimde işlediği alanlar bunlardır. O yüzdendir ki içinde bulunduğumuz dönemin bütün dünyada insanların giderek artan çoğunluğunu ağır endişelere ve karamsarlığa sürükleyen gidişatının en yaygın yansımaları bu alanlarda şekillenmektedir. Dolayısıyla ufkumuzu açacak bir yol arıyor isek; mevcut durumun olumsuzluklarının tam teşekküllü bileşimleri sayılması gereken Trump, Erdoğan, Netanyahu gibi figürlerin işgal ettiği büyük sahnelerde cereyan eden olaylardan ziyade bu hücresel aleme eğilmek, yönelimimizin öncüllerini ve esin kaynağını buralardan edinmek gerek. Ve bunu yaparken de o ergen-genç kesimleri, biz yetişkinler tarafından sorunları tanımlanıp çözümlenecek madunlar veya mağdurlar; mevcut okul kurumunu ve onunla işleyen eğitim-öğretim düzenini de çözüm zemini olarak peşinen görmeyi bir yana bırakmak önkoşul olmalıdır.

Daha da önemli olarak; sorunun tanımını, yaşanış hallerini onların dilinden kavramaya çalışmaya odaklanmak ve bu dil ve soruları bize fazlasıyla basit, son derece sıradan gelse dahi, hayati bir noktayla ilgili olduğu inancıyla üzerinde düşünmek gerekiyor. Çünkü hatırlamak gerekir ki; bilimde ve sanattaki çığır açıcı gelişmelerin kaynağında böylesi “çocukça”, basitin basiti görünen soruları büyük bir ciddiyetle ve derinliğine düşünmek vardır. Newton’un çağdaşlarına “kâinatın sırlarını çözdük” dedirtebilmiş o ünlü teorisini kendisine ancak yakıştırabildiğimiz “ağacın elması neden yere düşer” sorusundan hareketle kurduğu bir rivayet olsa da; ondan bir buçuk asır sonra o teoriyi de aşan bir yaklaşım geliştiren Einstein’ın en karmaşık sorunların çözümü için çocukça bir merak duygusunun, bundan türetilmiş soruların önşart olduğu yolundaki sözleri daima yol göstericidir.

Ve yine önemle dikkate alınmalıdır ki; bütün dünyada yaygın pedagojinin, ilk-orta öğretimin merkezi kurumu olan okulların ve genel olarak eğitim öğretim düzeninin kuruluş ve işleyiş mantığı, çocuk ve ergenleri yoğrulacak ve geçerli işbölümü kurgu/kurallarına göre biçimler verilecek bir hamur gibi ele almaya dayanır. Bu mantık elbette çocuğun-ergenin mensup olduğu ailenin toplumsal hiyerarşideki yerinin yüksekliği ile ters orantılı olarak devreye girer. Ancak büyük çoğunluk için okullar çocukların/ergenlerin ileride birer yetişkin olarak üstlenebilecekleri “meslek” dediğimiz işlevlere hazırlandığı, bedeni ve zihni potansiyellerinin bunlara göre yönlendirilip biçimlendirildiği yerlerdir. Çocuğun/ergenin; aile muhiti, bölge ve ulus-devletin egemenlik sahası tarafından da biçimlendirildiği de göz önüne alınsa bile asli biçimlendirici işlev okullara tahsis edilmiştir.

Fakat son yarım yüzyıl boyunca, bu önkabullerin tümünü de kökten geçersizleştiren gelişmelerin art arda ve hızla devreye girmesi ile birlikte hem çocuk-ergen kesimi üzerindeki ailenin otoritesi zayıflamış, çatlamış; hem de onu etkileyecek çevresel koşullar ve olgular kapsam ve içerik itibariyle giderek tamamen farklılaşmıştır. O gelişmelerin en etkileyicisi de peşi peşi sıra gelen bilimsel teknolojik devrimlerin, geleneksel mesleklerin giderek daha çoğunu gereksizleştiren ve hemen hemen tümünü de orta vade gelecekte aynı kaderin paylaşılacağı kuşkusuna sürükleyen fiili sonuçlarıdır. İnternet kullanımının yaygınlığı, cazibesi ve yetişkinlerden çok daha hızlı ustalaştıkları da dikkate alınırsa ergen kuşakların daha ortaöğretime adımını atmadan bile bu sonuçların bilgisine sahip oldukları kesin sayılmalıdır. Bu durumda, içlerinden sadece %5’i veya %10’unun gidebildiği özel okulların öğrencileri bir ölçüde hariç, diğerlerinin okulu ve öğretmenlerini önemsemeleri beklenemeyeceği gibi onları bir engel veya angarya gibi algılamaya ne denli yatkın olacakları da anlaşılabilir. Okul ve eğitim düzeninin kuruluş amaçlarına en uygun ve verimli biçimde işler olageldiği kabul edilmiş Batı-Orta Avrupa toplumlarında bile durum ve gidişat bu yönde iken; Türkiye gibi okulları ve eğitim düzeni kuruluşundan beri “sorunlu” olan, AKP devrinde ise daha da bozulması için neredeyse “bilinçli” bir politika izlenen bir toplumda aynı olgunun bir dizi ürpertici semptomla kendini göstermesi doğaldır. Bu bakımdan ancak ergenlerce kurulan kiralık katil çeteleri, akran zorbalığının ve uyuşturucu kullanımının, öğretmenlere fiili veya silahla saldırının ne denli tüyler ürpertici oran ve hızla yaygınlaştığını gösteren spektaküler olaylar vesilesiyle kısa sürede gündeme gelip sonra peşi bırakılan toplumun ergen-genç kitlesi ve eğitim-öğretim sorunsalı, mahiyeti ve doğrudan ve dolaylı sonuçlarının etki derecesi dikkate alındığında radikal sıfatını hakkıyla taşıyacak siyasal-toplumsal bir akım ve hareketin –o malum “ekonomi”den de öncelikli olarak– odağında yer almalıdır aslında. Ve bunu da onları siyasetin nesnesi, konusu olarak değil, bizzat öznesi ve eyleyicisi konumuna getirecek bir yol ve tarz icat ederek yapabilmelidir.


[1] Her yetişkin kuşağın kendini överek ergen nesli küçümsemesi ezeli ve evrensel bir gelenektir. Ancak geçen yüzyılın ortalarından itibaren bu kalıp kısa bir dönem için gerilemiş, dahası genç kuşak daha iddialı ve kınayıcı bir role büründüğü için tersine dönmüş gibi görünmüş ama ardından 1980’li yıllarla birlikte yeniden canlanmıştı. Ama bu kez o eski naif küçümsemenin yerini giderek koyulaşan bir kaygılanma, acıma ve sahici bir endişe almış görünüyordu. Geçen iki yüzyıl boyunca, ağır buhran dönemleri, uzun ve büyük savaş arefeleri bir ölçüde hariç tutulursa, ebeveynlerin artan çoğunluğunda çocuklarının kendilerinden daha donanımlı ve iyi durumda olacağına dair iyimser bir gelecek beklentisi hâkim iken, şimdilerde çocuklarının geleceğinden duyulan endişe hatta korku çok daha baskındır.