PKK’nin 11 Temmuz 2025 tarihinde silahları yakmasının yıldönümü vesilesiyle İnsan Hakları Derneği için kaleme aldığım “Türkiye-PKK Barış Süreci İzleme Raporu” Türkiye’nin, yaklaşık kırk yıl süren silahlı çatışmaların ardından tarihsel bir eşiğe ulaştığını gösteriyor. Öcalan'ın 27 Şubat 2025 tarihli çağrısı, PKK'nin fesih kararı ve silahlı mücadeleyi sonlandırması, ilk kez Kürt çatışmasının kalıcı biçimde sona erebileceğine dair güçlü bir siyasal zemin oluşturdu. Bugün artık temel mesele çatışmanın devam edip etmeyeceği değil, silahların susmasının kalıcı bir barışa dönüşüp dönüşmeyeceğidir.
Paradoks: Çatışma Çözümü ve Demokratikleşme Ayrışıyor
İzleme Raporu’nun odaklandığı 1 Ekim 2024–1 Temmuz 2026 arasındaki yirmi bir aylık sürecin bize gösterdiği temel olgu şu: Çatışma çözümü bakımından tarihsel önemde gelişmeler yaşanırken, siyasal barış aynı hızla ilerlemiyor. Paradoksal bir tabloyla karşı karşıyayız. Bunun nedeni, Türkiye'de çatışma çözümü demokratikleşmeden giderek ayrışıyor. Sürecin Şubat 2026’dan, özellikle de Nisan-Mayıs aylarından bu yana yaşadığı duraklama, esas olarak bu ayrışmadan kaynaklanıyor.
Barış çalışmaları literatürü uzun zamandır “negatif barış” ile “pozitif barış” arasında bir ayrım yapıyor. Negatif barış silahlı çatışmanın sona ermesini, pozitif barış ise çatışmayı üreten siyasal ve toplumsal eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasını ifade ediyor. Ayrıca, bu çoklu yapısal eşitsizliklerin “normal”, “doğru”, “gerekli” ve/veya “kaçınılmaz” olduğuna dair inşa edilen normların, düşüncelerin ve duyguların değişimini gerektiriyor. Negatif barış doğrudan şiddetin yokluğunu, pozitif barış ise adalet, hukuk ve demokratik katılım üzerine kurulu yeni bir siyasal düzeni ve toplumsal yaşamı anlatıyor. Türkiye'deki mevcut süreç de tam bu ayrımın içinde şekilleniyor. Silahların kalıcı olarak susmasına doğru kritik mesafeler alınırken, barışı kalıcı hale getirecek demokratik dönüşüm henüz aynı ölçüde ilerlemiyor. Hatta ilerleme bir yana göz ardı edilmesi mümkün olmayan gerilemeler yaşanıyor.
Bu durum, Türkiye'nin önceki çözüm girişimlerinden önemli bir kopuşa işaret ediyor. 2009-2011 Oslo Süreci de, 2013-2015 Çözüm Süreci de demokratikleşme söylemiyle birlikte yürütülmüştü. Bugün ise güvenlik alanındaki ilerleme ile demokratikleşme arasında belirgin bir senkron kaybı yaşanıyor. Bir tarafta örgütün feshi, silahsızlanma ve Meclis'te oluşturulan komisyon gibi tarihsel gelişmeler yaşanırken, diğer tarafta kayyım uygulamaları sürüyor, muhalefete yönelik yargısal müdahaleler devam ediyor ve ifade özgürlüğü üzerindeki baskılar hafiflemiyor. Barışın kurumsallaşması için gerekli olan demokratik güven ortamı bu nedenle yeterince oluşmuyor.
Güvensizliği Yönetecek Hukuki ve Siyasal Mekanizmalar
Bu tablo, sürecin neden duraksadığını anlamayı da kolaylaştırıyor. Yaygın yorumlar bunu taraflar arasındaki güven eksikliğiyle açıklıyor. Kuşkusuz karşılıklı güvensizlik önemli bir faktör. Ancak sorun yalnızca psikolojik ya da siyasal iradeye ilişkin değil; daha derinde kurumsal bir eksiklik söz konusu. Taraflar birbirlerine güvenmedikleri için süreç ilerlemiyor değil; tam tersine, bu güvensizliği yönetecek hukuki ve siyasal mekanizmalar oluşturulmadığı için ilerleyemiyor.
Nitekim bugün taraflar arasında belirgin bir sıralama uyuşmazlığı bulunuyor. İktidar, silahsızlanmanın tamamen tamamlandığını görmek istiyor. PKK ise siyasi ve hukuki güvenceler ve demokratik reformlar gerçekleşmeden sürecin geri dönülmez hale gelmesini riskli buluyor. Aktörler kendi açısından rasyonel davranıyor olabilir; ancak bu tek yönlü rasyonellik toplamda herkes için riskli bir durum ortaya çıkararak irrasyonel bir sonuç üretiyor. Siyaset biliminin “mahkûmun ikilemi” olarak tanımladığı durumun bir örneğiyle karşı karşıyayız.
Modern siyasal kurumların varlık nedeni zaten bu tür güven sorunlarıdır. Anayasalar, parlamentolar, bağımsız yargı ya da uluslararası denetim mekanizmaları, insanlar birbirine güvendiği için değil, güvenmediği için ortaya çıkmıştır. Başarılı barış süreçleri de iyi niyet üzerine değil, kurumsal güvenceler üzerine inşa edildi. Kuzey İrlanda’da, Kolombiya’da, Endonezya’da ya da Filipinler’de belirleyici olan tarafların birbirlerine güvenmeleri değil, güvensizliği yönetebilecek ortak kuralların oluşturulmasıydı. Türkiye tüm bu deneyimlerden haberdar olmasına, Filipinler’de doğrudan arabulucu devletlerden biri olarak yer almasına rağmen, bugün kendi barış sürecinde bu eksikliği henüz gideremedi. Çatışmanın silahlı boyutu büyük ölçüde çözüm yoluna girmiş görünürken, siyasal geçişi yönetecek kurumsal mimari geçen yirmi bir aya rağmen henüz kurulamadı. Oysa barış süreçlerinin ihtiyaç duyduğu şey, siyasal iradeyi kişilere bağlı olmaktan çıkarıp kurumsal güvenceye dönüştürebilecek yapılardır.
TBMM bünyesinde oluşturulan komisyon bu anlamda önemliydi, ama sınırlı bir adım olarak kaldı. Komisyon, farklı siyasal aktörlerin ve toplumsal kesimlerin aynı zeminde konuşabilmesini sağlayarak önemli bir işlev gördü. Toplumun farklı kesimlerinden taleplerin dinlenmesi ve ortak bir rapor hazırlanması, uzun süredir kapalı olan siyasal diyalog kanallarının yeniden açılması bakımından dikkate değerdi. Buna karşılık komisyonun bağlayıcı karar alma yetkisinin bulunmaması, onu daha çok siyasal pozisyonların kayıt altına alındığı bir platform haline getirdi. Sunduğu reform önerileri de somut yol haritasını içermeyen asgari bir mutabakat çerçevesinde kaldı.
Sürecin kurumsallaşmasına yönelik Meclis Komisyonu’nda dikkate değer öneriler geliştirildi. Yine MHP Genel Başkanı 18 Mayıs tarihinde Türkgün Gazetesi için yaptığı değerlendirmede üzerinde ayrıntılı çalışılmış bir öneri paketi sundu. Ancak bu öneriler kamuoyu nezdinde tartışılmadan CHP için “tedbirli mutlak butlan” kararı çıktı ve süreç ana-muhalefet partisine yapılan bu müdahalenin gerisine düştü.
Kurumsallaşma eksikliği yalnızca devlet düzeyinde değil, toplumsal katılım açısından da kendisini gösteriyor. Barış süreçleri çoğu zaman devlet ile silahlı aktörler arasındaki müzakerelere indirgeniyor. Oysa çatışmanın etkilediği toplumsal aktörler bundan çok daha geniştir. Kadın hareketleri, insan hakları örgütleri, yerel yönetimler, gençlik örgütleri, mağdur grupları ve yerel topluluklar, yalnızca sürecin izleyicileri değil, aynı zamanda barışın taşıyıcı ve kurucularıdır. Uluslararası deneyimler, toplumsallaşamayan barış süreçlerinin kalıcı olamadığını gösteriyor. Çünkü barış yalnızca bir güvenlik düzenlemesi değil, yeni bir toplumsal sözleşme üretme sürecidir. Bu nedenle sivil toplumun bağımsız izleme kapasitesi, hakikat ve yüzleşme mekanizmaları ile yerel katılım kanallarının güçlendirilmesi, demokratikleşmenin kurucu unsurlarıdır.
Buluşamayan İki Hikâye
Çatışma çözümü ve demokratikleşme sürecinin ayrışması, güven krizini aşmaya imkân tanıyacak süreç mimarisinin kurulamaması, siyasi ve hukuki mekanizmaların inşa edilmemesinin yanı sıra, İzleme Raporu, üçüncü olarak, söylemsel ve normatif olarak farklılaşan, hatta çatışan iki hikâyenin geçen yirmi bir ay içerisinde yakınsayamadığını gösteriyor. “Terörsüz Türkiye Süreci” ve “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” adlandırmalarıyla sembolleşen bu iki ayrı hikâye hem Meclis Komisyonu dinleme çalışmalarında hem de partilerin komisyona sundukları raporlarda tekrar ediyor.
Her iki hikâyenin meseleye dair kurduğu anlatılar, inşa ettiği çerçeveler ve sunduğu gelecek ufukları çok farklı. Süreç içerisinde bu iki hikâye orta yolda buluşabilirdi, ancak bu da başarılamadı. Mart 2026 tarihinden bu yana sürecin duraklamasında etkili olan ana dinamiklerden biri de bu oldu.
Çerçeve yasaya ilişkin bugünlerde süren tartışmalar hem bu duraksama halinden nasıl çıkacağımızı hem de bu iki hikâyenin bundan sonra ne ölçüde yakınsayacağını gösteren en önemli göstergelerden biri olacak.
Yeni Bölgesel Gerçeklik
Türkiye açısından meselenin bir diğer boyutu ise bölgesel gelişmelerdir. Önceki çözüm süreçlerinden farklı olarak bugün Kürt meselesi Türkiye sınırları içindeki dinamiklerden daha çok sınır-ötesi dinamiklerle şekilleniyor.
Suriye'deki dönüşüm ve Kürtlerin geleceği, Irak Kürdistan Bölgesi'nin siyasal konumu ve bölgesel güç rekabeti içerisindeki yeri, devam eden İsrail/ABD-İran savaşı Türkiye'deki süreci doğrudan etkiledi, etkiliyor.
Yirmi bir aylık sürecin tüm kırılma anlarında sınır-ötesi dinamiklerin bu etkisini görmek mümkün. Suriye’de 7 Aralık 2024’te Esad rejiminin düşmesi, 2025 Haziran ayındaki İsrail/ABD-İran arasındaki 12 gün savaşı, Temmuz 2025 tarihindeki Süveyda krizi, Aralık 2025 döneminde Halep’te başlayan ve Kuzey ve Doğu Suriye bölgesinin dağılması ve 30 Ocak 2026 Anlaşması’yla sonuçlanan son savaş ve son olarak 2026 Şubat-Nisan döneminde yoğunlaşan, birkaç aylık kesintiden sonra bugünlerde yeniden alevlenen İsrail/ABD-İran savaşı Türkiye’deki sürecin gidişatını ve formasyonunu belirleyen ana kırılma anları olarak not edilebilir.
Bu nedenle Türkiye’nin Kürt meselesinin formasyonunda iç siyaset ile dış politika arasındaki etkileşim her zamankinden daha güçlü. Özellikle Suriye sahasında yaşanan gelişmeler, Türkiye'deki Kürt kamuoyunun sürece ilişkin güvenini ve beklentilerini doğrudan etkiledi ve etkilemeye devam ediyor.
Dolayısıyla kalıcı bir barış stratejisi, yalnızca iç hukuka değil, bölgesel gerçekliğe de uyum sağlayabilmelidir.
Çatışmanın Sonu Değil, Barışın Başlangıcı
Bütün bunlar, Türkiye'nin bugün aslında çatışmanın sonunu değil, barışın başlangıcını tartıştığını gösteriyor. Çatışmanın sona ermesi kuşkusuz tarihsel önemde bir gelişme. Ancak çatışmayı sona erdiren siyasal irade ile barışı kuracak demokratik irade aynı şey değil. Birincisi silahların susmasını sağlayabilir; ikincisi ise hukukun üstünlüğünü, siyasal eşitliği ve demokratik katılımı kurumsallaştırmak zorunda.
Dolayısıyla bugün asıl soru, PKK'nin silah bırakıp bırakmadığı değil, Türkiye'nin bu tarihsel fırsatı demokratik bir yeniden kuruluş momentine dönüştürüp dönüştüremeyeceğidir. Eğer silahsızlanma, demokratikleşmenin yerine ikame edilirse süreç büyük ölçüde negatif barış düzeyinde kalacaktır. Oysa kalıcı barış, çatışmayı ortaya çıkaran siyasal ve toplumsal eşitsizliklerin giderilmesini, hukukun üstünlüğünün tesis edilmesini ve toplumun farklı kesimlerinin yeni bir demokratik sözleşme etrafında buluşmasını gerektiriyor.
Güncel siyasal gelişmelerden, çatışmalardan öteye bir perspektifle, orta ve uzun vadeli bir yaklaşımla bakıldığında, Türkiye'nin önünde duran tarihsel eşik tam olarak budur. Çatışmayı sona erdirmek önemli bir başarı; fakat barışı inşa etmek çok daha büyük bir siyasal dönüşümü gerektiriyor. Bugün ihtiyaç duyulan şey, çatışma çözümünü demokratikleşmenin başlangıç noktası haline getirebilmektir.
