Anasayfa > Haftalık Yazılar > Kolombiya: Neden ve Nasıl Barış? (II)

Kolombiya: Neden ve Nasıl Barış? (II)

Sezin Öney

30 Ekim 2016

Bir süreliğine araştırma için bulunduğum Budapeşte’deki çalışmalarım nedeniyle, Kolombiya barış süreci serisi uzun bir kesintiye uğradı. Ama oradaki süreç gibi, Türkiye için önemli ipuçları taşıyan bu seri de devam ediyor; arada sekteye uğramış olsa da. Bu kopukluk için, Birikim editörleri ve okuyuculardan özür diliyorum. 

Serinin bu bölümünde, silahlı örgüt FARC’ın nasıl bir örgüt olduğu ve çeşitli barış süreçlerinde, ne gibi tavırlar takındığını konu edeceğiz. Konu uzun ve gelecek yazıda da devam edecek. Ben, Türkiye’nin bugünlerini, Kolombiya’da 1980’lerdeki ilk barış süreci çöktükten sonraki döneme benzetiyorum. 1980’lerin sonunda, tıpkı Türkiye’de bugün olduğu gibi, siyaseten barışı ve savaş yerine siyasi temsiliyeti savunanlar üzerinde büyük bir baskı oluşmuştu. Tıpkı bugün Türkiye’de olduğu gibi, gözaltılar, tutuklamalar ve hatta suikastlerle sivillerin siyaseti, barışçı söylemler bastırılmıştı. Sonra ne mi oldu? 1990’lar’da FARC’a katılım patladı ve örgüt, “altın çağını” yaşadı. Kolombiya, ağır bedeller ödeyerek, savaşın kimse için “çözüm” olmadığını 1990’ları ve 2000’lerinde çok çok iyi anladı. Türkiye’nin çok daha önce, sonu olmayan yollardan dönmesi arzusuyla, Kolombiya’yı incelemeye devam. İlk yazıya da, şu adresten ulaşabilirsiniz: link

FARC’ın Tavırları ve Rolü

“Dünyanın Batı yarımküresindeki tüm savaşlar bitti; Doğu yarımküre olarak savaşlar bize kaldı”. 

Tam da, Kolombiya’daki barış süreci ile ilgili bu yorumları yaparken, birden işler tersine döndü. Barış anlaşması, 2 Ekim 2016’daki referandumda, yüzde 50,2’lik “Hayır” ve yüzde 49,8’lik “Evet” oyuyla reddedildi. Katılımın yüzde 37,4’te kaldığı bu referandumdan sonra, barışın artık mümkün olmayacağı düşüncesi doğdu. Referandumdan yaklaşık bir ay sonra ise, ateşkes bitmiş, barış süreci rafa kalkmış değil. Tersine, barış görüşmeleri sürüyor; taraflar da, çatışmasızlığa olan sadakatlerini vurguluyorlar. “Hayırcıları” da işin için katan daha geniş çaplı bir diyalog zemini oluşturulmaya çalışılıyor.

Önce anlaşmanın “balayı” günlerine dönelim. 

26 Eylül 2016 günü, Kolombiya’nın Cartagena kentinde, kurşunlardan yapılmış bir kalemle, silahlı örgüt Fuerzas Armadas Revolucionarias de Colombia—Ejército del Pueblo (FARC-EP) ile barış anlaşması imzalanırken, Devlet Başkanı Juan Manuel Santos, ülkenin ulusal marşından şu dizelere atıfta bulundu: “Cesó la horrible noche/Korkunç gece bitti”.

Anlaşmayı imzalayan kalem kurşundan ve üzerinde, “Las balas escribieron nuestro pasado, la educación escribirá nuestro futuro/Kurşunlar geçmizi yazdı, eğitim geleceğimizi yazacak” sözleri işlenmiş. 

İmza törenine katılanların tümü, barışı sembolize eden beyaz giysilere bürünmüş. Kolombita Devlet Başkanı Santos ve FARC lideri “Timochenko” yani, asıl adıyla Rodrigo Londoño’nun simalarını tanımayanlar için birbirinden ayırt edilmesi imkânsız. Aynı, tamamen eşitleyici beyaz gömlekleri giymişler. 

İmzaların atıldığı kent bile özellikle seçilmiş; Cartagena, sömürgecilik döneminde esaret ve insan hakları açısından mücadelelere sahne olmuş, sembol bir şehir. 

Tüm bu sembolizm, sadece Kolombiya halkı değil, bölgenin bir barış havasına esmesine neden oldu. 

Sadece Kolombiya genelinde değil, bölgede de, Kolombiya’nın ulusal birlikteliğine bu kadar vurgu yapılan da bir dönem olmamıştı kanımca. Venezüela’nın başkenti Caracas’tan yayın yapan Latin Amerika geneline yayın yapan televizyon kuruluşu teleSUR’un, bölge genelinde düzenlediği “Canta por la Paz/Barış için Söylüyorum” yarışmasının birincisi “Yo soy Colombia” (Ben Kolombiya’yım) şarkısı aklıma geliyor. Küba’da müzik okuyan ve Venezüella, Kolombiya ve Küba’dan bir ekibin ortak çalışması olan Grupo Cúmbele’nin kazandığı bu yarışma, popüler kültürde, “barış” temasının son dönemde nasıl yaygınlaştığının bir örneği idi. 

Gene de, bir ülkenin devlet başkanı ile silahlı örgüt liderinin, tamamen eşitlenmiş biçimde, aynı giysilere bürünüp kucaklaşması, hele de Türkiye penceresinden bakınca hiç de kolay oluşabilecek bir fotoğraf gibi gözükmüyordu. Bir de, Santos’un Twitter’dan paylaştığı şu mesajı ele alalım:

“NO MÁS jóvenes sacrificados por una guerra absurda ¡Ni soldados, ni policías, ni campesinos, ni guerrilleros!” “BİR DAHA ASLA, bu saçma savaş için hiçbir genç kurban edilmesin! Hiçbir asker, hiçbir polis, hiçbir köylü, hiçbir gerilla”.

Siyasi kariyerinde Savunma Bakanlığı yaparak yükselmiş biri için bu sözleri sarf etmek, hiçbir yerde pek de kolay değil; hele Türkiye ölçeğinde, bu durumu akla bile getiremiyoruz. 

Santos’un, “şahinden” “güvercine” giden politik duruşundaki dönüşümünde, savaşın anlamsızlığına ve “kazanılamazlığına” kanaat getirmek, kuşkusuz ki çok etkili oldu. 

Peki, FARC’ın müzakerelerdeki duruşu nasıldı? Nasıl bir örgütten bahsediyoruz? Bu örgütü, silahsızlanmaya ne ikna etti? 

Sadece müzakere sürecinde değil, barışın krize girdiği referandum ertesinde de, FARC’ın tavırları oldukça önemliydi. İlk yazıda, siyasi iktidarın tavırlarını konu ettik; bu ikinci yazıda ise, müzakere masasının diğer tarafındaki FARC’ı konu alıyoruz. 

FARC’ı Silahsızlandıran Kilit Politika: Siyasallaşma İmkânı

FARC lideri Timochenko, barış anlaşması töreninde, aslında sürecin örgüt tarafından ifade ettiği anlamı gayet net de ortaya koyan şu ifadeleri kullandı: “Tek silahlarımız, kelimelerimiz olacak”. Benim yorumumla, FARC’ın barış sürecindeki en büyük motivasyonu da, şu imkânlar oldu: silahları bırakmanın karşılığında “sözü” kazandı, silahlı örgütten politik partiye dönüşebilme şansını elde etti. Temel olarak, Türkiye ile Kolombiya’nın “barış süreci” farkları, tam da bu noktadan kaynaklanıyor. Kolombiya barış sürecinin ulaşmaya çalıştığı hedeflerden biri, silahlı örgütün siyasallaşması iken, Türkiye’de silahlı örgütün siyasetten çekilmesi talebi var. Dahası, siyasetin alanı toptan daraltılmaya, tek partiye indirgenmeye çalışılıyor. Sonuçta, FARC, “silahları” ile “sözleri” değiş tokuş yaparken, Türkiye’de siyasette kimin olup olamayacağı konusunda ciddi bir kafa karışıklığı var. Dahası Kolombiya’da, devlet tarafından, toplumsal kutuplaşmanın yok edilmesi yoluyla barış süreci güçlendirilmeye çalışılıyor. Türkiye’de ise, toplumsal kutuplaşma sadece iktidar ve “diğerleri” arasında değil, her kesim arasında sürekli olarak artıyor, arttırılıyor. 

FARC Neydi Ne Oldu?

Halen ABD ve Avrupa Birliği’nin “terör örgütleri” listesinde bulunan FARC nasıl bir örgüt peki; ideolojisi nedir, nasıl ortaya çıktı? 

Kolombiya’nın Devrimci Silahlı Güçleri (FARC- Fuerzas Armadas Revolucionarias de Colombia), 1964’te kuruldu ve Marksist-Leninist, anti-emperyalist ideolojiye dayandığını söyleyen, ağırlıklı olarak köylülerin katılımına dayalı bir hareket. Öncelikle, FARC’ın ideolojik düşünce ve politik bağlarının gelişimi, dönüşümüne bir bakalım: FARC, 1948’den 1958’e kadar süren iç savaş döneminde, yani La Violencia (Şiddet) adı verilen süreç zarfında ortaya çıktı. Çatışmalar, Kolombiya Partisi (Partido Conservador Colombiano) ve Kolombiya Liberal Partisi (Partido Liberal Colombiano) destekçileri arasında, özellikle kırsal kesimde yaşandı. Zaten ilki 1849’da, diğeri 1848’de kurulmuş bu iki siyasi hareket arasındaki çekişme, günümüze değin Kolombiya politikasının temelindeki siyasi kutuplaşma dinamiğini oluşturuyor. 

lar, Güney Amerika’nın 1783-1830’da yaşayan askeri ve siyasi lideri Simón Bolívar’ın çizgisini takip ediyor; tarihsel olarak da, seçme-seçilme hakkında seçkinci kısıtlamaları, güçlü merkezi hükümet ve Katolik Kilisesi ile ittifakı savunuyorlar. Öte yandan Liberaller, gene askeri ve siyasi bir lider olan, 1792-1840’ta yaşayan Francisco José de Paula Santander y Omaña’nın çizgisini izliyor ve âdemi merkeziyetçiliği, eğitim başta olmak üzere daha seküler yönelimin hâkim olmasını ve seçme-seçilme hakkı konusunda eşitlikçiliği destekliyorlar. Bir zamanlar arkadaş ve siyasi ortak da olan Bolívar ve Santander’in çizgilerinde zamanla ortaya çıkan farklar, Kolombiya’nın politik tarihine de damgasını vurdu. 

Kökleri 19. yüzyıla dayanan bu kutuplaşmanın bedelinin en ağır ödendiği, yukarıda bahsettiğimiz La Violencia dönemi, yaklaşık 200 bin kişinin (kimi kaynaklara göre de 300 bin kişinin) ölümüne yol açtı. Bu dönem, ayrıca, çok kanlı ve çok ağır siyasi sonuçlara yol açan, FARC örneğinde olduğu gibi ülkede siyasi şiddetin organize hale geldiği bir zaman oldu. Sadece FARC değil, Liberaller veya Muhafazakarlara yakın, ya da diğer partilerle işbirliği/yakınlık içindeki çeşitli gerilla grupları ortaya çıktı. FARC da, Partido Comunista Colombiano (Kolombiya Komünist Partisi) ile ilintili gerilla gruplardan bazı isimlerin, La Violencia ertesi silahsızlanmaması; tersine daha da örgütlü faaliyete girişmesi sonucu doğdu. 

FARC’ın, en güçlü olduğu dönemlerde, yani 2000’lerin ilk yarısındaki üye sayısının, yaklaşık 18 bin kadar olduğu söyleniyor. Bugün ise, yaklaşık 7 bin kadar FARC üyesi olduğu belirtiliyor. Örgüte katılım ve ertesinde terk bakımından on binlere ulaşan bir devridaim de mevcut. Bir de, örgütün yaklaşık yüzde 30’una kadarını oluşturan çocuk yaştaki üyeler, yani 18 yaş altındakilerin üyeliği söz konusu. FARC’ın güçlü olduğu bölgeler, Kolombiya’nın Güneydoğusu, Kuzeyi ve Güneybatısı ve Kuzeybatısındaki alanlar. Dönem dönem, kent merkezlerinde de askeri kontrol sağlayan FARC, bugün daha çok ormanlık ve dağlık kesimlere çekilmiş durumda. 

Şiddet, Şiddeti Doğurdu

FARC’ın kuruluşu, 1960’ların başında, Kolombiya devletinin La Violencia sonrası denetiminden çıkan topraklarda egemenliğini yeniden sağlamak için girdiği askeri faaliyetlere eş zamanlı olarak meydana geldi. Bu askeri operasyonların gerçekleştiği yerlerden biri olan ufak bir “özerk komün” olan Marquetalia’da, bin kadar köylüye karşılık 48 gerilla bulunuyordu. Bu kadar ufak bir topluluğu, 1964’te gerçekleşen operasyonda, 16 bin kadar Kolombiya Ordusu askeri sarmıştı. Bu 48 gerilla, dağlara kaçtı ve ardından da, çeşitli farklı silahlı gruplarla birleşerek 27 Mayıs 1964’te Bloque Sur/Güney Bloğu’nu oluşturdular. 1966’da da, resmen FARC adını aldılar ve bu ilk 48 kişiden, yüzlerce kişilik bir örgüte dönüştüler. Bu arada, Komünist Parti ile olan bağlar da güçlendi ve FARC’ın, Komünist Parti’nin silahlı kanadı olduğu söylenebilecek bir “kuruluş dönemi” yaşandı. Ancak, 1980’lere gelindiğinde, “kapitalizm” ve “emperyalizme” karşı ortak mücadele söylemi, parti ve silahlı örgütü artık bir arada tutamayacak kadar ayrı yönlere gitmeye başlamıştı. Komünist Parti’nin Sovyetler Birliği’ne olan ideolojik sadakatine karşılık, köylülerin öz savunma birimlerine dayalı yapısıyla FARC giderek farklı ideolojik arayışlara girişti.

1982’de devlet başkanı seçilen Muhafazakar Parti’den Belisario Betancur Cuartas’ın genel af çıkartması ve ertesinde de çeşitli gerilla gruplarıyla görüşmelere başlayarak “barış açılımı” yapması, FARC için de, siyaseten ön plana çıktığı yeni bir dönemin başlamasına neden oldu. Ancak, bu “açılım”, silahsızlanmaya gidecek nitelikli bir proje oluşturacak dinamiklerden uzaktı. Dahası, FARC için de, silahlı kalmak daha kârlı idi. Gene de, bu açılım sürecinde, üç yıllık bir ateşkes süreci de söz konusu olabildi.

O dönemki kısa vadeli ve tedirgin açılımın bir sonucu olduysa, o da FARC’ı, silahsız siyasetle hiç olmadığı kadar yaklaştırmak oldu. Ancak, bu yakınlaşma, silahsızlanmayı da beraberinde getirecek kadar sivil bir tonda da değildi. FARC, bu dönemde daha çok, “silahlı elini” güçlendirmek için siyaseti kullanmayı amaçlıyordu. 1982’de ayrıca, FARC’ın tarihinde bir dönüm noktası olan Yedinci Gerilla Konferansı düzenlendi. Bu konferans sonucu, faaliyet alanı olarak kırsal kesimde kısıtlı kalmaktan sıyrılarak, etkisi kentlere doğru koordineli biçimde arttırmaya karar veren FARC, aynı zamanda “küreselleşme” yoluna da gitti. 1970’lerin Kolombiya genelinde, uyuşturucu ticareti de patlama yapmış durumdaydı. Bu kadar çok silahın olduğu bir yerde, uyuşturucu ticareti gibi yeni ve başlı başına ağır bir sorunun daha da ortaya çıkmasına şaşmamak gerek. Diğer bir deyişle, uyuşturucu ticaretinin kendisine serpilecek böyle bereketli bir alan bulmasını, La Violencia’nın yarattığı sosyal erozyon ve ülkedeki silah bolluğunun doğal bir sonucu olarak niteleyebiliriz. 1970’lerin ortasından 1990’lara kadar dünyanın en büyük uyuşturucu ticaret ağlarından olan ve kokain ticareti konusunda da kuşkusuz “bir numara” olan Medellín Karteli de, Kolombiya’nın La Violencia mirası üzerine doğmuş ve silahların konuştuğu ortamda zirvesine erişmişti. FARC’ın kendisi de, uyuşturucu ticaretinden dolayı zenginleşti ve maddi olarak güçlenmesini de, büyük ölçüde bu ticarete borçlu. Kokain ticareti ile beraber maddi gücü arttı, arttıkça da şehirlerde ve dünya genelindeki etkinlikleri de çoğaldı. Ancak, Kolombiya’nın dünyanın en büyük kokain ihracatçısı haline geldiği süreci tek taraflı açıklayamayız. İşin içine, ABD Başkanı John F. Kennedy’nin “Gelişme için İttifak” (Alliance for Progress) programı çerçevesinde, Kolombiya’da görev alan Amerikalılardan da, uyuşturucu ticaretinin gelişmesine ön ayak olanlar olduğu söyleniyor.  

FARC, ilk başlarda, uyuşturucu ticaretinden, askeri olarak hakim oldukları bölgelerdeki marihuana ve koka yetiştiren çiftçilerden vergi alarak başladı. Daha sonraki dönemlerdeyse, FARC, uyuşturucu hammaddelerinin yetiştirilmesinden bunların işlenmesine kadar sürecin her alanında faaliyet göstermeye başladı. Bununla beraber örgütün, insan kaçırma, fidye talepleri, rehin alma, askeri çatışmalar ötesi cinayetler ve bombalamalar gibi şiddet olaylarını içeren faaliyetleri de arttı. 2000’lere gelindiğinde, FARC, Kololmbiya’nın kokain ticaretinin yaklaşık yüzde 60’ına hakimdi. 

Türkiye’deki benzer bir dönem: Betancur’un Açılımı

1980’lerdeki ilk açılım sürecinin biraz daha üzerinde duralım-zira, bu dönem Türkiye’de 2009’dan itibaren yaşanan açılım sürecini andıran dinamiklere sahip. Gene de, bu “ikircikli barış” döneminde dahi, Türkiye’deki ile çok daha kapsamlı adımlar atıldığı söylenebilir. 1982’de başlayan bu ilk müzakere sürecinden önce, 1981’de 40 kişilik bir Barış Komisyonu oluşturuldu; bu komisyonun görevi, aralarında silahlı örgüt üyelerinin de bulunduğu toplumun farklı kesimleriyle diyalog kurmak ve siyaset ile kamuya, “çözüm” için önerilerde bulunmaktı. Bu komisyonun niteliği, Türkiye’de 2013’te çalışmalarda bulunan 63 kişilik Âkil İnsanlar Heyetine benziyor. Ancak, Kolombiya’daki Komisyon’da askeri temsilcilerin de bulunduğunu belirtelim. Kololmbiya’daki Komisyonun kurulmasının ertesindeki yıl da, geniş çaplı bir af devreye sokuldu ve ülkenin ortalarındaki La Uribe bölgesindeki askeri faaliyetler duruldu. Böylece bölge, FARC ile müzakereler için “güvenli bölge” haline getirildi. FARC ile yapılan görüşmeleri de, Barış Komisyonu yürüttü. Komisyonun temel beklentisi, FARC’ın şiddetten uzaklaşmasıydı; özellikle de, insan kaçırma ve rehin tutma adetlerini bırakmasıydı. Buna karşılık, FARC’ın beklentisi, tabanının dayandığı köylülere ve kırsal kesim geneline yönelik reformlardı; toprak reformu, bu kesimler için sağlık hizmetleri, eğitim, barınma gibi konularda sorunları çözen politikalar geliştirilmesi ve siyasi sistemin kapsayıcı biçimde yeniden düzenlenmesi idi. Türkiye’dekinin aksine, görüşmeler sonuç verdi de; ilk barış mutabakatı La Uribe Anlaşması, 28 Mart 1984’te imzalandı. Bu anlaşmanın, Türkiye’de karşılaştırılabileceği örnek olan “Dolmabahçe Mutabakatı”ndan farkı, barışın kurumsallaşması yolunda da adım atmasıydı. Dahası, La Uribe Anlaşması, karşılıklı bir ateşkesin de başlamasını da öngörüyordu. Bu anlaşma ile beraber, Başkan Betancur’un atadığı kişilerden oluşan, dokuz bölgesel komisyondan meydana gelen “Ulusal Barış ve Doğrulama Komitesi” oluşturuluyordu. Matematiksel bir işlemi doğrular, “sağlamasını” yapar gibi çalışması öngörülen ve bana kalırsa, asıl işlevi, barışı “sigortalamak” olan bu komite, hem müzakerelerde kararlaştırılan barış adımlarını kontrol edecek, hem de barış sürecini destekleyici tedbirler alınmasına yardımcı olacaktı. Görüldüğü gibi, Kolombiya o dönemde bile Türkiye’dekine nazaran çok daha teşkilatlı ve teferruatlı bir barış süreci mekanizması oluşturmuş. 

Bir yandan barış müzakereleri için altyapı oluşturulur ve diyalog kurulurken, bir yandan da FARC, siyasi kanadı olan Unión Patriótica’yı (UP-Yurtseverler Birliği) kurdu. Bu parti, sadece kırsal kesimdeki FARC tabanına değil, sol kanattaki kentli işçiler, orta sınıf ve hatta çalışan her kesime ulaşmayı; tabanını geliştirmeyi de sol ittifaklarla yapmayı hedefliyordu. Bu süreç de, tanıdık gelmiş olabilir; Türkiye’de de, açılım süreci ve ertesinde Halkların Demokratik Partisi (HDP) benzer bir siyasi gelişim süreci gösterdi. Türkiye ile Kolombiya’nın o dönemi arasındaki büyük fark, siyasi lider olan Betancur’un, UP’nin kurulması ve siyasi başarı sağlamasının, ülkedeki barış sürecine ve genel olarak da demokratikleşmeye büyük katkı sunacağını düşünmesiydi. 

Ne var ki, bir yandan Betancur hükümetinin kendisi, reformlarını siyasi sistemi demokratikleştirerek dönüştürecek biçimde derinleştiremedi. Öte yandan da, hükümetin kendisi dışındaki kesimler, yani Betancur’un kendi parti tabanı dahi olmak üzere, siyasi partiler, Kongre’nin geneli, iş dünyası ve en önemlisi de ordu, sürecin dışında kaldı ve anti-süreç konumuna geçti. Bu nedenle de, La Uribe Anlaşması kadük kalırken, sürecin asıl lokomotifi Komisyon da, ulusal çapta bir konsensüsü temsil etmez hale geldi. Tam da, sürecin tıkandığı noktada, FARC’ın ardından ülkenin ikinci büyük silahlı örgütü olan Marksist M-19, ülke tarihinin en büyük saldırılarından birini gerçekleştirdi. Başkent Bogota’daki Adalet Sarayı’nı 6 Kasım 1985’te basan M-19 üyeleri, Anayasa Mahkemesi hakimlerini rehin aldılar. Betancur ile görüşmek ve onu “yargılamak” isteyen M-19 üyelerine karşı, ertesi gün, 7 Kasım’da bir kurtarma operasyonu düzenlendi. Ve sonu tam bir felaket oldu; 11 Anayasa Mahkemesi yargıcı, 48 Kolombiya Ordusu askeri ve 38 M-19 militanı çatışmalar sonucu hayatını kaybetti. Olayın, FARC ile bir bağlantısı yoktu ama, bu rehine felaketi ile beraber ülkedeki derin sağ-sol kamplaşması daha da arttı. Buna karşılık, bu travmatik olaydan sadece üç yıl sonra, 1989’da M-19, tamamen siyasi partiye dönüştü; faaliyetlerini bu şekilde sürmeye başladı. Bu açıdan bakılınca, Kolombiya’da zaten silahlı örgütlerin, şiddeti bırakarak siyasi faaliyete geçmesi konusunda zaten bir politik destek ve diyalog anlayışı, son 30 yıldır mevcuttu. 1989’da M-19’un tamamen siyasi bir yönelime kavuşmasında, Betancur hükümetinin (yani örgütün esas mağdurunun) örgütle müzakerelere başlaması çok etkili oldu. 1990’da, gene silahsızlanan bazı gruplar ve sol kanattan bazı politik gruplarla birleşen M-19 siyasi hareketi, ciddi seçmen desteği de aldı. Hatta, ülkenin iki partinin hegemonyası altındaki siyasi sistemini de sarsmaya başladı. Ancak, M-19 üyelerinden siyasete girenlerin bazıları hakkında tutuklama kararı çıkması gibi olaylar, partinin çıkışını da engelledi ve sonunda bu hareket kaybolup gitti. 

Öte yandan, FARC ile olan ateşkes, 1987’e kadar sürebildi. Taraflar , ateşkesin bittiğini resmen açıklamasalar da, çatışmalar başladı ve sivilleri de hedef alacak şekilde hızla yayıldı. Hatta, şiddet sarmalı öyle hızlı ve korkunç biçimde tırmandı ki, ortaya çıkan paramiliter güçler, FARC’ın siyasetteki kanadından olan veya sempatizanı 4 bini aşkın kişi öldürüldü. Şimdi biraz, FARC’ın siyasetteki ilk açılımlarını, yani 1984’ten 1987’de ateşkes ilk bozulana kadar olan dönemki politik profilini, aktivitelerini ele alalım. 

Demokratik Açılım ve FARC

Barış görüşmelerinin ilk adımlarının atıldığı 1982’de, Yedinci Gerilla Konferansında, FARC’ın adının arkasına, Ejército del Pueblo (EP-Halkın Yönetimi) tanımı da eklendi. EP, kentleri kuşatacak ve şehirlerdeki hücrelerin yardımı ile kitle hareketleri örgütleyerek, FARC’ın siyasi egemenlik alanını genişletecekti. Dönüm noktası olan bu konferans, 1985’te Unión Patriótica’nın kurulmasına gidecek altyapıyı da oluşturuyordu. UP’nin hedef çerçevesi olarak çizdiği, Apertura Democratica (Demokratik Açılım) olarak adlandırılan bir demokratikleşme ve anayasal reform sürecinin hayata geçirilmesiydi. Bu süreçte, aşırı merkeziyetçi politikaların yerine yerelleşmeye gidilmesi ve Liberal ile Muhafazakar partiler arasında bölünen iki kutuplu parti sisteminin yerine çok taraflı, çoğulcu yeni bir sistem oluşturulmasını da talep ediyorlardı.   

UP üyeleri, sadece FARC-EP’nin bünyesinde yeralan kimseler değillerdi; çeşitli sol hareketler, işçi sendikaları, öğrenci gruplarından insanlar da, UP’de ağırlıklı olarak yer alıyordu. Bu temel üzerinden, FARC-EP’nin kendisi, Juntas Patrióticas (Dayanışma Hücreleri) diye yapılanmalar kurarak, sivil politikaya geçiş çabalarını kurumsallaştırdı. 1986’da seçimlere ilk girişinde, UP’nin özellikle yerelde ama aynı zamanda da, ulusal çaptaki sandık başarısı, partiyi, ülke tarihindeki en başarılı sol parti konumuna getirdi. Ancak, başarıyla beraber, UP’nin üyelerine yönelik şiddet olayları gerçekleşmeye başladı. 1987’de, bir önceki sene Kolombiya Başkanlığına da aday olan ve yüzde 5’lik oyla fena da olmayan bir çıkış yapan Jaime Pardo’nun öldürülmesi gibi, üst düzey suikastler de yaşandı. 

FARC’ın ilk siyasi çıkışının yaşandığı 1980’lerin başındaki dönemde, örgütün üye sayısı yarıya azaldı; 1982’de 6 bin kadar olan örgüt üyeliği 1985-86’da 3 bine kadar düştü. Ancak, siyasi kanada yönelik baskı ve şiddet ile politika yolunun kapanması,1990’lardan 2000’lere kadar olan dönemin silahlı kanat FARC’ın en şahin ve örgüte katılımın tavan yaptığı zamanı olmasına neden oldu. Gelecek yazı da da, FARC’ın ve Kolombiya’nın savaş ve barışı arasında bocaladığı zamanları, yani şimdiki barış sürecinin başladığı 2010’lara kadar olan dönemi ele alacağız.