İsrail

Tanıl Bora

01 Ağustos 2018

Mayıs’ta kuruluşunun 70. yılını tamamlayan İsrail devleti, iki hafta önce (55’e karşı 62 oyla) kabul edilen bir yasayla resmen “Yahudi ulus-devleti” olma rotasına girdi. 

Batı medyasında liberal-demokratik mecralarda, bu adımı global “otoriter/aşırı sağ/pragmatist…” gidişin bir yeni adımı olarak değerlendiren yorumlar çıktı. Bunlar arasında, kimi yorumcuların “apartheid” adını koyduğu yeni yasanın, İsrail’in kurucu lideri Ben Gurion’u (1886-1973), mezarında ters döndüreceğini söyleyenlere rastladım.

***

Ben Gurion, evet, yurttaş haklarına ve sekülerliğe çok önem veren bir liderdi. Lakin, tam da Tom Segev’in Şubat ayında çıkan 800 sayfalık Ben Gurion biyografisini okumaktayken,[1] bu yeni yasanın kurucu lideri mezarında ne kadar döndüreceğinden pek emin olamadım.

Tom Segev, İsrail tarihine ilişkin anıtsal diyebileceğimiz eserleriyle, bir bakıma ülkenin ulusal tarihçisidir. Eleştirel mesafesini hiç kaybetmeyen, mesela Moşe Dayan’dan[2] bahsederken, şöyle yazabilen bir tarihçi: “Yahudiler’le Araplar’ın beraber yaşayabileceğini çok zaman tasavvur ederdi, fakat bu tasavvurunda marabalarına kâh iyi davranıp kâh onları cezalandıran bir toprak sahibinin oryantalist fantezilerinin ötesine geçemezdi.” (s. 581)

***

Segev, Ben Gurion’u her şeyiyle siyonizme, İsrail’in kuruluşuna ve bekasına adanmış bir dava adamı olarak anlatıyor. Kendi oğluna ara ara kaç yaşında olduğunu, kaçıncı sınıfa gittiğini sorma gereği duyacak kadar, ‘dünya bir yana dava bir yana’ cezbesine kapılmış birisi… 1938’de, Almanya’daki Yahudi çocukları İngiltere’ye kaçırmakla hepsinin kurtarabileceğini, İsrail topraklarına kaçırmaklaysa ancak yarısının kurtarılabileceğini bilse, ikincisini tercih edeceğini yazmış, parti yönetimine sunduğu bir raporda (s. 291-2). Ondan çeyrek yüz yıl önce de, on bin Yahudi’nin Filistin’den göçerek kurtulması yerine, beş bin Yahudi’nin Osmanlı ordusunda Filistin/İsrail toprağında savaşarak ölmesini tercih edeceğini söylüyormuş.[3]   

Ben Gurion’u Siyonist hareketin bütün liderlerinden ayırt eden temel vasfının, onu insanları ölüme göndermeye amade kılan bu kararlılığı olduğunu vurguluyor, Segev (s. 442). Birçok defa inatla ve hırsla verdiği kararlarla, olabileceğinden çok fazla sayıda insanın ölümüne yol açtığını da belirterek… 

Ben Gurion’un bir defasında Golda Meir’e[4] söylediği şu söz, müthiş etkileyici değil mi: “Korkmak, bazen büyük cesaret ister” (s. 413). Ben Gurion’un, korkacak cesareti yokmuş – beş bin adam-on bin adam diye, çocukların hepsi yerine yarısı diye hesap yapmanın vicdan yükünden korkamamış.

Çünkü Ben Gurion, ne pahasına olursa olsun İsrail’i kurma ve yaşatma azmiyle doluydu. İsrail’in bir anayasası olmasından imtina etme kararlılığı da, beka önceliğine halel getirmeme, devletin elini ayağını bağlamama kaygısına dayanıyor (s. 610).

Siyonist bakış açısı, veya ona hacet olmadan basitçe jeopolitik, bu tehdit algısının sahici gerekçelerini sunabilir (sahiden, “düşmanlarla çevrili olmak” vb.); anti-semitist nefret söylemi bunu bir çeşit menhus fıtratla açıklar; veya tersinden-ırkçı bir takdirle, ‘bilgin’ bir kavmin bir modeli, bir konsepti mükemmelleştirmesini görenler olabilir burada…

Neticede İsrail milliyetçiliği, millî beka davası teyakkuzunun, “… gerisi teferruattır” fanatizminin uç noktası, diyebiliriz ki onun evrensel rol modeli sayılabilecek kemalidir.[5]   

***

Sedece Ben Gurion’un değil tümüyle İsrail’in Doğu Avrupa kökenli kurucu elitinin, Doğu’dan (Yemen, Etiyopya, Fas vd. Arap ülkeleri, Türkiye…) iltica eden “Oryantal” Yahudiler’i de bir millî güvenlik sorunu olarak gördüğünü biliyoruz. Hem eğitim bakımından gerilikleri, hem de “millî bilinçten” yoksun yani siyonizme/milliyetçiliğe tamamen râm olmamış olmaları nedeniyle, böyle görülmüşler (s. 487 vd., 597 vd.). 

Çağdaş İsrailli yazar Amos Oz ise, tam da tersini problem olarak görüyor. Avrupa diaspora’sından gelen kurucu elitin, “yeni insan” yaratmaya dönük milliyetçi fanatizminden yaka silkiyor. Şark Yahudiliğinin “daha dinamik ve hoşgörülü” dediği unsurlarının, Yahudiliğin Ortodoks olmayan kültürlerinin, Ladino ve Yidiş dillerinin, bu tek tipçi milliyetçi fanatizm tarafından ‘düzlenmesine’ yanıyor.[6] 2016’da yaptığı bir konuşmada, bu tektipleştirmeye karşı çıkarken, “İsrail’i zorla ‘Yahudi’ yapamazsınız!” diyordu.[7] 

***

Segev’in Ben Gurion biyografisinde Amos Oz’un, 1939’da, 15 yaşında militan bir Siyonist olarak ‘büyük lidere’ yazdığı tutkulu mektubu okuyabiliyoruz (s. 549). Oz, Altı Gün ve Yom Kippur savaşlarına katılmış birisi olarak, 1967’den beri Filistinli Araplar’ın devlet kurma hakkını savunuyor ve barış hareketinin liderlerindendir. Çocuklar ve gençler için yazdığı Pusudaki Panter’de,[8] milliyetçi fanatizmden irkilerek adım adım uzaklaşmasının hikâyesini anlatır.

Oz, İsrail’i karşısındaki esas büyük tehdidin, bizzat kendi milliyetçi fanatizmi olduğunu düşünüyor. (Kadim tarihte Yahudiler’in Roma’ya ve Babil’e isyanların sebebiyet verdiği korkunç ve mitik yıkımı da, kendilerine çocukluktan beri anlatıldığı gibi düşmanların “sebepsiz nefreti” ve “kardeş kavgası”, “içimizdeki hainler”le değil, gerçeklik algısı bulanmış fanatik önderlerin büyüklük kibriyle açıklıyor.) Ortodoksların, Holokost’u bile olağanlaştırmasını, “düşmanlarımız”a kitlenmiş bu zihnin marazî örneği olarak zikrediyor Oz; her çağın firavunu vardır, her çağda “biz”e kasteden korkunç düşmanlar vardır, bunlar hep olur, olacaktır, onlara bakılırsa…[9] 

Amos Oz, iki devletli çözümü savunmayı sürdürüyor. Araplar’ın da Yahudiler’in de kendi ülkelerinde özgür birer halk olarak yaşama hakkını savunuyor. İlerde belki konfederal bir ortak çatı altında yaşamayı umarak… O, barışın hazır beklemediğini, onu inşa etmek gerektiğini söylüyor hep. Kendisinin barış hareketinin naif “güvercinlerinden” biri olmadığını hatırlatıyor. 

Tıpkı, siyonizmin epeydir çok güç kaybetmiş sol kanadından geldiğini hatırlattığı gibi… Onun da bir İsrail vatanseverliği ve millî kimlik gururu var. Kimliğinin kaynağını kanda ve dinde görmeyi reddediyor; onu, itaati ‘beceremeyen’, tartışmayı şehvetle seven, her şeyi her şeyi eleştirmeden duramayan, ince eleyip sık dokumaya bayılan bir kültürel gelenekte bulmayı istiyor… 

Hâkim millî kimlik anlayışına dayanan fanatizmin ise, İsrail’i felâkete götüreceğini söylüyor, Oz. Bunun varacağı yer, eninde sonunda, Akdeniz’den Ürdün’e uzanacak bir Arap devleti olacaktır ona göre.[10] Bundan da korkuyor – ama asıl, fanatizmden, fanatizmin insana kaybettirdiklerinden korkuyor. Galiba en kahramancası budur: korkacak cesareti var.


[1] Almancası: David Ben Gurion – Ein Staat um jeden Preis (çev. Ruth Achlama), Siedler Verlag, Münih 2018. Bu kitaptan aktardıklarımın sayfalarını metin içinde belirttim.

[2] 1953-1958 arasında İsrail genelkurmay başkanı. Radikalliğiyle, ataklığıyla ve çarpışmada kaybettiği bir gözünü siyah “korsan” bandıyla kapatmasıyla meşhurdu.

[3] s. 126. 1. Dünya Savaşı başlarken Ben Gurion, savaşı kazanacağını ve kazanmasa bile bölgedeki hükümranlığını sürdüreceğini düşünerek, ayrıca muhtar idare geleneğine güvenerek, Osmanlı devletiyle işbirliği yapmak gerektiğini savunmuş.

[4] 1969-1974 arası İsrail başbakanı.

[5] 12 sene önce yazdığım bir yazıyı hatırlatayım bu vesileyle: http://www.birikimdergisi.com/birikim-yazi/3659/israil-e-imrenmek#.W12oVtUzapo

[6] Amos Oz: Liebe Fanatiker – Drei Plädoyer. Suhrkamp Verlag, Berlin 2018. s. 20 ve 106.

[7] Age., s. 103.

[8] Türkçesi: Çev. Elif Ayla, Doğan Kitap, 2012.

[9] Liebe Fanatiker, s. 84. 

[10] A.g.e., s. 115.