“Barbie”: Bloch’tan Jameson’a İyimser Bir Okuma

Sinema tarihinde ender görülebilecek bir zamanlamayla gişe bombası olarak tanımlanan iki büyük çaplı film, Barbie (Greta Gerwig) ve Oppenheimer (Christopher Nolan), aynı anda vizyona girdi ve sosyal medyada “Barbenheimer” ortak ismini alarak sinema konulu sohbetlerde kendisinden başka bir şeyi konuşturmayan bir fenomene dönüştü. Her iki filmi de bu denli sansasyonel yapan estetik biçimcilikleri kadar merkeze aldıkları politik anlatıydı aynı zamanda. Oppenheimer politika hakkında bir filmken, Barbie ise şaşırtıcı derecede bizzat politik bir film. Barbie’nin fenomen bir oyuncak figürü olarak kız çocukları için kusursuzlaştırılmış ve standartlaştırılmış beden algısının empoze edilmesi konusunda yaptığı suç ortaklığı ve karanlık geçmişi hesaba katıldığında onun bu politik geri dönüşü elbette dikkate değer. Beni Barbie hakkında yazmaya iten yalnızca filmin angaje olduğu feminist politik tahayyüller değil, Greta Gerwig’in feminist değerlerle baştan yarattığı Barbie efsanesinin filmi izlediğim salondaki izleyici profilinin —yani çoğunluğu 13-18 yaş arasında olan gençlerin, bilhassa kız çocukları ve LGBTI+ bireylerin— bir rol model olarak hayatına dokunabilme potansiyeliydi.

Sinemasal değeri seyirlikten öteye geçmeyen Barbie filmini salonda bu kitleyle birlikte izlerken filmin ütopyacı imkânlarını, pedagojik potansiyellerini düşünüp durdum. Bu sebeple, film bittiğinde ilk akla gelen Adorno’dan mülhem kültür endüstrisi eleştirilerini, filmin devasa bir PR kampanyasına dönüşerek nasıl kapitalist üretim ilişkilerine eklemlendiğini, hatta geç kapitalist çağın dinamiklerinden alışık olduğumuz üzere artık eleştirinin de kapitalistlerin bizzat kendileri tarafından içerilmesinin bir örneğini sunduğunu[1] (örneğin filmde Barbie oyuncaklarının üreticisi olan Mattel firmasının ideal kadın bedenini metalaştırması ve erkek egemen yönetim kurulu yapısına göndermede bulunulmasını) bir kenara bırakarak Barbie’nin bir tür feminist ütopya olarak nasıl zihin şemalarımızı formatlamaya ve toplumsal dönüşüme alan açmaya müsait bir popüler kültürel ürünü olabileceği üzerine kafa yordum. Bu, yukarıda saydığım eleştirel bakışı yok saydığım ya da ona katılmadığım anlamına gelmiyor, aksine, haklılığından şüphe etmediğim bu meta-eleştirilerin bazı durumlarda ortaya çıkabilecek devrimci potansiyellerin topyekûn ihmal edilmesi anlamına geldiğini düşünüyorum.

Bu yazıyı biraz da Alman ütopyacı Marxist düşünür Ernst Bloch’tan ilhamla, onun en önemsiz ve sıradan gibi görünen imgelemlerin dahi içinde barındırdığı dönüştürücü imkâna verdiği mütevazı kıymet çerçevesinde yazmaya karar verdim. Bloch, ütopyacı itkinin illa derinlik taşıması gerekmediğine, sokakta çok parası olmasını düşleyen birinin dahi düşlerinde toplumsal dönüşümün nüveleri olabileceğine inanmıştır.[2] Bu bağlamda popüler kültür de Bloch’a göre düşlerin alanıdır ve düşler, ne kadar ilüzyon olursa olsunlar, ancak umuda ve inatçı bir mutluluk arzusuna yöneliktir. Bu yüzden insanlığın en büyük düşmanı yanıltıcı hayallere sahip olmak değil, hayal kurma kapasitesinden tamamen yoksun bir nihilizmdir.[3] Şunu da not düşmek gerek: Bloch bu türden gündüz düşlerinin ya da kapitalist ilişkiler içerisinde şekillenen popüler kültürden hayatımıza sızan arzu, umut, fantezi ve hayallerin kendiliğinden devrimci olduğu yanılgısına kapılmaz. Bütün bunlar Bloch’a göre soyut ütopyalardır ve ancak örgütlü bir mücadele vasıtasıyla radikal dönüşüm tahayyüllerine eklemlenerek somut ütopyalara (komünizm, bir somut ütopya örneği olarak verilebilir) tahvil edilirler. Barbie filminin kurduğu en geniş anlamıyla feminist düş fabrikasına bu minvalde, daha örgütlü bir toplumsallaşmaya eklemlenmek üzere açığa çıkan potansiyeller bütünü olarak bakmak gerekiyor. 

Barbie filmi, bütün “Barbie”lerin özgür ve mutlu yaşadığı, yönetimsel anlamda yalnızca “Barbie”lerin söz sahibi olduğu bir Barbieland ütopyasının tasviriyle başlar. Barbieland’de her şey kusursuz ve ölümsüzdür, Ken olarak temsil edilen erkeklerse neredeyse birer dekor işlevi görür. Fakat bir gün, Margot Robbie’nin canlandırdığı klişe Barbie karakterinin aklına ölüm düşüncesi düşer, ertesi gün bedeninde selülitler oluştuğunu fark eder. Bu sorunu çözmenin tek yolu gerçek dünyada Barbie’nin oyuncağıyla oynayan kişiyi bulmaktır, bu sebeple Barbie gerçek dünyaya, yani Los Angeles’a gitmek zorundadır. Barbie olmadan kişilik bunalımı yaşayan Ken ise zorla kendini bu yolculuğa davet ettirir. İşte bu yolculuk, bir kadın mekânı olan Barbieland ve ataerkil gerçek dünyanın çelişkilerini öyle gözümüze sokar ki filmin politik bir ütopya anlatısı olarak dikkate almamız gereken kısımları burada başlar. Burayı biraz daha açmak için Bloch’tan bir başka Marksist kültür kuramcısı Fredric Jameson’a geçiş yapmamız gerekiyor. Jameson’a göre ütopyaların asıl işlevi bize alternatif gerçeklik sunmaktan fazlasıdır; ütopyalar verili durumun sefalet ve adaletsizlikler üzerine kurulu olduğunu gösteren olumsuzlamalardır. Başka bir deyişle, ütopyalar, başka türlü düşünmemize imkân vermeyen zihinsel ve ideolojik tutsaklığımızın farkına varmamızı sağlar.[4]

Ütopyanın buradaki işlevi şimdiki zamanı henüz gelmemiş bir geleceğin geçmişine dönüştürmektir. Ütopyalar, belirlenimlerin çokluğu sebebiyle düşünmeye imkân vermeyen, bizi gündelik telaşlara boğan içinde yaşadığımız anı tarihselleştirerek bize tefekkür araçları sunar. Habermas, ütopyalardaki geleceği şimdiki zamanın kesintiye uğratılması olarak görür: Bugüne dair tahayyüller kapitalist üretim biçiminin dayattığı imgelemler tarafından ele geçirilmiştir. Ütopyanın buradaki söylemsel görevi ise bu zamansal kopuşu sağlamak, başka alternatiflerin ve radikal ötekiliklerin mümkün olabileceğini hayal ettirmektir.[5] Jameson’da bilimkurgu ya da ütopya formu geleceğin kusursuz imajlarını sunmakla ilgilenmez, aksine bizi şimdinin verili kabul ettiğimiz en basit olgularına yabancılaştırır ve aşinalık mekanizmamızı sekteye uğratır. Bu anlamda Gerwig’in Barbie filminde yaptığı tam da buna karşılık gelir: Gerçek hayatta kanıksadığımız her türden toplumsal cinsiyet temelli eşitsizlik, ayrımcılık ve taciz gibi kötü muameleler Barbieland’in tozpembe kaleydoskobundan bakanların gözünde hiç olmadığı kadar tuhaflaşır. Barbie’nin Los Angeles seyahati sırasında kadın olduğu için maruz kaldığı muamele ve tanık olduğu yerleşik erkek egemen düzen gerçek dünyayı bize korkutucu bir distopya gibi gösterir. Gerçek dünya ve Barbieland arasındaki keskin ayrım bizi çağımıza dair huzursuz etmek üzere tasarlanmıştır. Evinden uzakta bir yerde, patriyarkal gündelik hayat pratikleri arasında kadınlık deneyiminin anksiyetik bir meydan okumaya dönüştüğü bir dünyada Barbie ile birlikte biz de bir an önce Barbieland’e geri dönmek isteriz. Aslında Barbieland’in plastik evreni bize olması gerekeni göstermez, gerçekliğin nasıl olmaması gerektiğini gösterir. Oradan kendimize ideal yaşam imajları çıkaramayız, ancak bütün işi plajda öylece durmak olan “Ken”lerin gerçek dünyadan kopya edilen ataerkil düzen içerisinde nasıl birer hegemonik erkeklik avatarlarına dönüştüğünün, bunun Barbie diyarında yarattığı eşitsizlik ve hak kayıplarının farkına varabiliriz.

Gerwig’in kurduğu çatışma yalnızca Barbieland ve dış dünya arasında kendisini göstermez, bu çatışma aynı zamanda Barbieland’in ataerkil bir dönüşüm geçirerek Ken krallığı haline gelmesinde de mevcuttur. Kültürü, kurumları ve hatta klişeleşmiş pratikleriyle tamamen erkek dünyasına dönüşmüş olan Barbie diyarını geri almak için bu ataerkil distopyanın kadınlara verdiği zararın ifşası ve buna bağlı olarak kazanılabilecek bir feminist bilinç farkındalığı gerekir. Yani Barbie diyarının kurtuluş reçetesi, Jameson’ın işaret ettiği ütopyanın çelişkileri açığa çıkaran negatif işlevinden Bloch’un bu çelişkileri daha iyi bir geleceğin kurulması yolunda seferber edilmesindeki militan iyimserliğine uzanan bir hatta karşılık gelir. Nitekim bir sahnede Barbie, kuvvetli propaganda hitabetiyle ataerkil ideolojik tahakküm altına giren kadınları geri kazanmayı başaran Gloria’ya, “Ataerkil düzende kadın olmanın getirdiği çelişkileri dile getirerek onun gücünü elinden aldın,” diyerek âdeta filmin —ve dolaylı yoldan bir form olarak ütopyanın— meramını bir cümleyle özetlemiş olur. Elbette kurtuluş yalnızca kadınların kendi paylarına düşen çelişkilerin farkına varmasıyla değil, aynı zamanda erkeklerin iktidar zannettiği zaaf ve çelişkilerinin de çatlağı derinleştirecek şekilde tersyüz edilmesiyle mümkün kılınır. “Barbie”nin kadınları, “Kenlerin erbilmişlikleri [mansplaining], fiziksel güç performansları ve birbirleriyle rekabete sokan erkeklik krizleriyle oyuncak gibi oynayarak sonuçta yönetimi yeniden devralır ve ayrıcalıklarından arındırılmış erkekleri kimlik bunalımıyla baş başa bırakır.

Başa dönersek, her şeyiyle bir tüketim nesnesi olan Barbie filmini bu denli ciddiye alan bir yazı yazmanın —hatta okumanın— tuhaf kaçacağını düşünenler pekâlâ olabilir. Fakat filmin gerçek dünyanın karşısına konumlandırdığı pembe dünyaya biraz daha yakından bakınca, hiç değilse gerici ve ideolojik unsurlar izole edildiğinde[6] açığa çıkan ütopyacı itkinin şimdiki zamanın ideolojik ve yapısal içe kapanışının, yani patriyarkanın kendisinden başka bir gerçekliği hayal dahi ettirmeyişinin önüne geçmek gibi bir işlevi olduğunu teslim etmek gerekiyor. Toplumsal eleştiri dahil her şeyi kendisine benzeten kapitalist gerçekçiliğin yarattığı yılgınlığa teslim olmak istemiyorsak bize başka türlüsünü umut etmeyi ve arzulamayı mümkün kılabilecek her şeyi —Barbie dahil— ayık bir titizlikle tahayyül repertuvarımıza eklememiz elzem. 


[1] Bu tip içerilmiş eleştiri formu, Oppenheimer’da Amerikan sinemasının ABD’nin kirli tarihiyle hesaplaşma girişimi ya da bütün varlığını algoritmaya borçlu olan Netflix’in kendi içeriklerinde algoritma ve yapay zekâ eleştirisine yer vermesi gibi örneklerle çoğaltılabilir.

[2] Ernst Bloch. (2007). Umut İlkesi. İletişim.

[3] Vincent Geoghegan. (1996). Bloch. Routledge.

[4] Fredric Jameson. (2009). Ütopya Denen Arzu. Metis.

[5] A.g.e.

[6] Vincent Geoghegan, yukarıda bahsi geçen kitabında, Jameson’ın Bloch’un eserlerinde hem olumsuz bir ideoloji eleştirisi hem de gizli anlamlar için olumlu bir arayış gördüğünü, çünkü Bloch’un incelediği olgularda değersiz ve gerici olanı ve ideolojik artığı izole etmeye hevesli olduğunu aktarır.