Asya-Pasifik’te Çin’in Yükselen Emperyalizmi
Au Loong-yu ile söyleşi

Hong Kong'da uzun yıllar işçi hakları aktivisti ve siyasi aktivist olarak çalışan Au Loong-yu, China's Rise: Strength and Fragility (Çin’in Yükselişi: Kudret ve Zayıflık) ve Hong Kong in Revolt (İsyan Halindeki Hong-Kong) kitaplarının yazarıdır. Şu anda sürgünde yaşayan Au, bu kapsamlı söyleşide Çin'in küresel konumunu ve bunun barış ve dayanışma aktivizmi üzerindeki etkilerini tartışıyor.

***

Solun karşılaştığı en büyük zorluklardan biri Çin'in küresel kapitalist sistem içindeki konumunu kavramak. Çin'in hızlı yükselişi, birçok kişinin Çin'in Küresel Güney'in bir parçası mı yoksa emperyalist bir ülke mi olduğu sorusunu sormasına neden oldu. Çin'in bugünkü statüsünü nasıl anlamalıyız?

Mesele şu ki, Çin son otuz yıldır sıradan bir Üçüncü Dünya ülkesi değil. Kırk yıl önce büyük ölçüde köylü nüfusu ağırlıklı bir ülke iken bugün %60'ı kentleşmiş ve tamamen sanayileşmiştir. İmalat sektörü hem düşük hem de yüksek kaliteli ürünler üretmektedir. Sonuç olarak Çin, Dünya Bankası'na göre üst-orta gelirli bir ülke olma eşiğini aştı. Ancak aynı zamanda 600 milyon Çinlinin aylık geliri sadece 140 ABD doları.

Çin aynı anda pek çok unsuru bünyesinde barındırıyor ve bu da onu benzersiz kılıyor. Sadece kişi başına düşen GSYH'ye ya da aylık gelire bakmak Çin'in Küresel Güney'in bir parçası olduğuna inanmanıza neden olabilir. Ancak hiçbir metrik ya da ekonomik gösterge Çin'in statüsü hakkında bize kesin bir cevap veremez. Günümüz Çin'i hâlâ bir Üçüncü Dünya ülkesi olmanın unsurlarını taşımaktadır, ancak bu unsurların önemi zaman içinde azalmıştır. Bunları göz ardı edemeyiz, ancak Çin'in statüsünü tanımlamada sadece bu unsurlar yeterli değildir. Çin hakkında faydalı bir sonuca varmak için, tüm unsurlarını göz önünde bulundurarak ülkeye bir bütün olarak bakmalıyız.

Çin artık sıradan bir gelişmekte olan ülke değilse, bu otomatik olarak onu emperyalist olarak nitelendirmemiz gerektiği anlamına mı gelir?

Çin'in statüsü karmaşık ve dağınıktır. Sorunuzun kesin bir evet ya da hayır cevabı yok; doğru cevap hem evet hem de hayırdır. Ben Çin'i gelişmekte olan emperyalist bir ülke olarak tanımlıyorum - küresel menzili olan çok güçlü bir bölgesel güç. Kendisinden daha küçük ülkelere hükmetme niyetine ve potansiyeline sahip ancak henüz dünyadaki konumunu sağlamlaştırmış değil.

Çin’i neden böyle tanımlıyorum? Emperyalizmin temel kriterleri ile başlayalım. [Vladimir] Lenin'in analizinin, özellikle savaş sonrası dekolonizasyon döneminden bu yana, güncellenmeye ihtiyacı var. Ancak Lenin'i başlangıç noktamız olarak alırsak, Lenin emperyalizmin tanımlayıcı özellikleri olarak tekelleşme derecesine, sanayi ve banka sermayesinin birleşmesine, mali sermayenin oluşumuna ve sermaye ihraç düzeyine atıfta bulunur. Bu kriterleri Çin'e uygularsak, hepsinin ciddi miktarda mevcut olduğunu görürüz.

Örneğin, şu anda Çin emlak piyasası balonunun bir kez daha patladığına tanık oluyoruz. İnsanlar emlak piyasasındaki mega balonun devlete ait kentsel arazilerin özelleştirilmesi (ya da daha doğru bir ifadeyle arazi kullanım hakkının satılması) sayesinde mümkün olduğu gerçeğini genellikle göz ardı ediyorlar. "Devlete ait arazi" rejimi aynı zamanda piyasadaki ana oyuncuları da belirliyor: belediye yönetimleri, bankalar (çoğunlukla devlete ait) ve müteahhitler. Bunlar hep birlikte, bürokrasinin ve özel sektördeki yandaşlarının zenginleşmesini kolaylaştırmak amacıyla toprağa dayalı bir mali sermaye ittifakı oluşturdular.

Dünyanın diğer bölgelerinde emperyalist mantık devlet desteğiyle özel sermaye tarafından sürdürülürken, Çin'de başlıca aktörler devlet ve devlet sermayesi. Bu, özel sektörün ekonominin yarısından fazlasını oluşturmasına rağmen böyle. Bazıları şöyle cevap verebilir: "Eğer ekonominin hâkim tepeleri büyük ölçüde devlet işletmelerinin tekelindeyse, o zaman bunlar sosyalizmin bir özelliği olan sosyal mülkiyet ya da kamu mülkiyetine dahildir ya da en azından devlet mülkiyeti kâr peşinde koşan özel sermayeye karşı bir siperdir." Bu, uzun zaman önce Friedrich Engels'in Bismarck'ın devlet mülkiyeti planlarının sosyalizmin bir özelliği olduğunu düşünenlerle alay ettiğini unutmaktır. Gerçekte, devlet mülkiyeti ve sosyal mülkiyet birbirinden çok farklı şeylerdir.

Çin devleti, çekirdeği tamamıyla Çin Komünist Partisi (ÇKP) parti bürokratlarının oluşturduğu sömürücü bir sınıfın kontrolünde olan yağmacı bir devlettir. Ben bu sömürücü sınıftan burjuvalaşmış devlet bürokrasisi olarak bahsediyorum. Bu, Çin'de bir tür devlet kapitalizminin, sıfatını hak eden bir kapitalizmin olduğu anlamına geliyor. Bana göre bürokratik kapitalizm Çin’i tanımlamak için en uygun terimdir çünkü Çin kapitalizminin en önemli özelliğini ortaya koymaktadır: bürokrasinin merkezî rolü, sadece devleti kapitalist mantığa düşman bir devletten -asla gerçekten sosyalizme bağlı olmasa da- tamamen kapitalist bir devlete dönüştürmekle kalmamış, aynı zamanda baskı gücüyle paranın gücünü birleştirerek kendisini zenginleştirmiştir.

Bu kaynaşma, bürokrasinin sanayileşme ve devlet öncülüğünde altyapı yatırımlarına yönelmesine yeni bir ivme kazandırdı. Bu nedenle Çin'in devlet ve ÇKP gözetiminde gerçekleştirilen kapitalist restorasyonuna, Sovyetler Birliği'nin çöküşünün aksine hızlı bir sanayileşme eşlik etti. Çin'in devlete ait işletmelerinin pratikte parti bürokrasisi tarafından kontrol edilmesinin nedeni de budur. Devlet iktidarını elinde tutan parti, işçi sınıfının temel örgütlenme haklarını sürekli olarak reddetmektedir. Operasyonel düzeyde bu, şirketler bürokrasinin farklı kesimleri ve klikleri tarafından, genellikle son derece gizli düzenlemeler yoluyla "sahiplenilmektedir".

İki şeyi hatırlamakta fayda var. Birincisi, İmparatorluk Çin'i de bazı sosyologların Çin'i bir "bürokratik toplum" olarak görmesine neden olacak ölçüde bürokrasi ile karakterize edilmiştir. İmparatorluğun mutlakıyetçiliği ancak soylu sınıfın yerine devlet yönetimine sadık bürokratların geçirilmesiyle mümkün olmuştur. Bürokrasi ile imparator arasında gerilimler ortaya çıktığında, imparator bazı çatışmalardan galip ayrılsa da bürokrasi savaşı kazanmış ve imparatoru sadece kâğıt üstünde kabul etmiştir. İkinci olarak, İmparatorluk Çin'inin devlete ait ve devlet tarafından işletilen işletmelerin uzun tarihini hatırlamakta fayda var. Bu işletmelerden elde edilen zenginliğin büyük bir kısmı onları yöneten bürokratların cebine girmiştir. Bürokrasinin bir bölümünün burjuvalaşması İmparatorluk Çin'inde de görülebiliyordu; Kuomintang (KMT) yönetimi sırasında da vardı; 1979'dan sonra ÇKP döneminde yeniden ortaya çıktı ve sonunda Çin kapitalizminin baskın bir özelliği haline geldi.

Çin devleti de emperyalist güçlerin ortak bir özelliği olan yayılmacı özellikler sergiliyor mu?

Güçlü bir bürokratik kapitalist devlet olarak Çin’in sadece ekonomik değil, siyasi anlamda da güçlü bir yayılmacılık eğilimi var. Çin'in genellikle uzun vadeli yatırımlar şeklinde gerçekleşen kapsamlı sermaye ihracı, Pekin'in ekonomik çıkarlarını korumak için mutlaka küresel siyasi kaldıraçlara ihtiyaç duyduğu anlamına geliyor. Bu da nesnel olarak emperyalist bir mantığı daha küçük ülkelere hükmetmeye ve önde gelen emperyalist ülkelerle rekabet etmeye teşvik ediyor.

Ancak aynı zamanda siyasi bir yayılmacı mantık da söz konusu. Çin'in 1840-1949 yılları arasındaki sömürgeci dönemde devam eden "ulusal aşağılanması", ÇKP yönetici elitlerinin ülkeyi ne pahasına olursa olsun güçlendirmeye yemin etmelerine yol açtı. [Başkan] Xi’nin [Jinping] Çin için kurduğu hayal, Mao Zedong'un chaoyingganmei (超英趕美, İngiltere'yi geçmek ve ABD'ye yetişmek) hayali ışığında yorumlanmalıdır. Bu sloganı kelimesi kelimesine yorumlamak gerekirse, Çin'in aşırı milliyetçi yöneticileri Çin'in bir yüzyıl daha ikinci sınıf bir güç olarak kalmasını kabul etmeyecekti. Çin'in çağdaş tarihinden ve partinin büyük Han Çin milliyetçiliğinden doğan bu hırs, Pekin'i küresel siyasi nüfuz arayışına yöneltmiştir. Aynı zamanda, er ya da geç, onları küresel askerî güç arayışına da yöneltecektir -tabii eğer Çin önümüzdeki dönemde statüsünü sağlamlaştırabilirse.

Çin ve emperyalizm hakkındaki herhangi bir tartışma sadece ekonomik yönlere odaklanmamalı; aksine, bu siyasi boyutu da dikkate almalıdır. KMT'den ÇKP'ye kadar Çin'in çağdaş yöneticilerinin hepsi, Qing Hanedanlığı döneminde İmparatorluk Çin'inin sahip olduğu toprakları ve nüfuzu geri kazanmak istemiştir. Pekin'in Güney Çin Denizi üzerinde dokuz çizgili hat iddiasında bulunmasından çok önce KMT aynı bölge üzerinde "on bir çizgili hat" iddiasını ortaya atmıştı. Bu anlamda ÇKP, KMT'nin pek de başarılı olmayan imparatorluk adımlarını takip ediyor -sadece bu kez çok daha iyi sonuçlar alarak.

Bir an için ekonomik boyuta odaklanırsak, bu durum çok kutuplu dünya savunucularının öne sürdüğü gibi Çin'in Küresel Güney ülkeleri açısından ABD emperyalizmine karşı bir alternatif sunmadığı anlamına mı geliyor?

Çin'in Küresel Güney için bir tür alternatif olduğu fikrine katılmıyorum. Sadece borcunu ödeyemediği zaman Sri Lanka'ya ne yaptığına bakın: Çin, Sri Lanka'dan Hambantota limanının kontrolünü devretmesini talep etti. Devlete ait olanlar da dahil olmak üzere Çinli şirketler, genellikle diğer emperyalist ülkelerin şirketlerinden ne daha iyi ne de daha kötü bir performans sergiliyor.

Ancak bu soruyu iki düzeyde analiz etmek gerekiyor. Çin, ABD gibi, dünyadaki pek çok ülkeyle ilişkilerini sürdürüyor. Hiçbir kapsamlı genelleme bu iki ülkenin diğerleriyle ilişkilerinin tamamını açıklayamaz. Bu durum Çin için daha da geçerli çünkü henüz küresel bir imparatorluk değil. Çin yayılmacılığına yönelik genel bir eleştiri, bizi her bir ilişkinin somut analizini yapmaktan alıkoymamalıdır. Ne zaman özel bir durumla karşı karşıya kalsak, Çin'in -ve tüm büyük güçlerin- eylemlerine şüpheyle yaklaşmalı ama aynı zamanda yerel halkın sesine ve çıkarlarına özel bir dikkat göstererek spesifik ilişkiyi analiz etmeliyiz. Dışarıdan bakanlar olarak Çin'in yaptıklarının doğru mu yanlış mı olduğuna ancak hem geneli hem de özeli tartarak karar verebiliriz.

Örneğin Kuşak ve Yol Girişimi'ni ele alalım. Çin'in bu proje aracılığıyla denizaşırı ülkelerde yapacağı bazı yatırımların diğer ülkelere fayda sağlaması ya da en azından zarardan çok fayda getirmesi mümkündür. Burada, yerel halkların sesleri bize ihtiyacımız olan en uygun bilgiyi sağlayabilir. Ancak bu, Kuşak ve Yol Girişimi'ne yönelik genel eleştirilerimizi bir kenara bırakmamız gerektiği anlamına gelmiyor. Belirli bir projenin getireceği faydalar ne olursa olsun, Kuşak ve Yol Girişimi'nin genel olarak kâr mantığı ve ÇKP'nin monolitik rejiminin jeopolitik çıkarları tarafından yönlendirildiği bir gerçektir. Belirli durumlarda bir kazan-kazan senaryosu ortaya çıkabilir, ancak Kuşak ve Yol Girişimi'nin Çin için başarı ya da başarısızlıkla sonuçlanmasından bağımsız olarak, ev sahibi ülkelerin çoğu için durumun böyle olması pek olası değildir.

Genel olarak, Çin'in yüzyılın başında başlattığı küreselleşme stratejisi, Çin'in dış politikasında net bir gerilemeyi temsil ediyor: nispeten ilerici Üçüncü Dünyacılıktan Çinli şirketlerin ticari çıkarlarına ve Pekin'in küresel nüfuzuna öncelik verilmesini ifade ediyor. Çin'in gelişmekte olan ülkelerdeki performansı Batılı ülkelerinki kadar kötü olmasa bile, Üçüncü Dünya'da özerk kalkınmayı teşvik etmekten (Mao'nun savunduğu gibi) Üçüncü Dünya'dan kâr elde etmeye yönelik bu niteliksel değişim açıkça geriye doğru atılmış bir adımdır. Dahası, Çin'in pazarlar ve kaynaklar için Batı ile rekabete girmesi, işçi hakları ve çevrenin korunması konusunda dibe doğru yarışı zorunlu olarak hızlandırmaktadır.

Tüm bunlar göz önüne alındığında, Çin'in bugünkü durumuna ilişkin görüşünüzü özetleyebilir misiniz?

Tüm bunları ve daha fazlasını göz önünde bulundurduğumuzda, Çin'in gelişmekte olan emperyalist bir ülke olduğunu söyleyebiliriz. Yerleşmiş pekişmiş bir emperyalist bir güç olmaktan henüz çok uzak, ancak içeriden ve dışarıdan yeterince uzun süreli bir meydan okumayla karşılaşmazsa bu statüye ulaşma potansiyeline sahip.

Bana göre, yükselen emperyalizm terimi bazı hatalardan kaçınmamızı sağlıyor. Örneğin, bazıları Çin ve ABD eşit düzeyde olmadıkları için Çin'in emperyalist olamayacağını ve "gelişmekte olan ülke" etiketinin geçerli olmaya devam edeceğini savunuyor. Bu argüman, Çin içinde ve küresel çapta sürekli değişen durumu izah etmekte yetersiz. Örneğin, Çin'in elli yıldan kısa bir süre içinde sanayileşmiş bir ulus haline gelmesi çağdaş tarihte eşi benzeri görülmemiş bir yükseliştir.

Bu nedenle Çin söz konusu olduğunda hem evrensel olanı hem de tikel olanı kavrayabilmeliyiz. Çin’in emperyalist bir güce dönüşme potansiyeli muazzamdır. Aynı zamanda, daha önce yarı-sömürge bir ülke iken yükselişe geçen ilk emperyalist ülkedir. Bunun da ötesinde, Çin geri kalmışlık sorunuyla yüzleşmek zorundadır. Çin'in yükselişine katkıda bulunan faktörler olduğu gibi bazı faktörler de yeterince verimli ve daha da önemlisi daha dengeli şekilde gelişme kapasitesini sekteye uğratmaya devam etmektedir.

ÇKP, Çin'i istikrarlı ve sürdürülebilir bir emperyalist ülke olarak sağlamlaştırmadan önce bazı temel engelleri aşmak zorunda kalacaktır. Xi'nin kliği, Çin'in emperyal emellerini gerçekleştirmeden önce sömürgecilik mirasının ve Çin'in geri kalmışlığının yükünün üstesinden gelmesi gerektiğini biliyor. Bu nedenle Pekin, Tayvan'ı "geri almayı" ulusal güvenliği için stratejik önemde görüyor. Japonya'nın 1895'te Tayvan'ı almasından bu yana Tayvan'ın Çin anakarasından ayrı kaldığı gerçeği ÇKP'yi rahatsız ediyor.

Burada bir kez daha, Çin'in "sömürge mirası" ile uğraşırken kapsamlı genellemeler yapmak işe yaramaz. Bunun yerine somut analizlere ihtiyacımız var. Çin'in sömürge mirasının tamamı kalkınması için bir yük teşkil etmiyor. Hong Kong örneğini ele alalım. Hong Kong'un özerkliği, kentin hiç şüphesiz sömürgecilik mirası olan İngiliz hukuk sistemini korumasına olanak tanıyor. Çin, ulusal güvenliği ve "vatanseverliği" korumak bahanesiyle bu şehrin hukuk sistemine saldırıyor. Ancak halkın bakış açısına göre, İngiliz hukuk sistemi ne kadar kusurlu olursa olsun, yine de Çin'inkinden çok daha iyi. Dahası, onu yıkmak bürokratik kapitalizmin kolektif çıkarlarına zarar verecektir. Kentin bugün bile Çin'in bağımlı olduğu bir finans merkezi haline gelmesini sağlayan tam da bu sömürge mirasıdır -Çin'in doğrudan yabancı yatırımlarının yarısı bu kentten geçmektedir. Xi, Hong Kong'un özerk kapitalizmi olmadan Çin hayalini gerçekleştiremez, en azından önümüzdeki dönem için.

Bu da bizi bugün Çin'deki en göze batan çelişkiye getiriyor. Xi, Çin'in modernleşme açısından büyük bir atılım yapmasını istiyor. Ancak bu hayalini tutarlı ve uygulanabilir planlara dönüştürecek bilgiye ya da yeterli pragmatizme sahip değil. Hong Kong söz konusu olduğunda, kendi ayağına kurşun sıkma aptallığı, partinin kültürel geri kalmışlığını yansıtıyor; istikrarlı bir iktidar silsilesi oluşturamaması da bir başka örnek. Partinin kişisel sadakat ve kült liderlerden oluşan siyasi kültürünü modernleştirmekteki başarısızlığını da hesaba katarsak, Çin'in emperyalist güçlerin masasındaki konumunu sağlamlaştırma becerisinin neden zorluklarla karşı karşıya olduğunu görebiliriz.

Çin'in Güney Çin Denizi'ndeki eylemleri ve bunların Asya-Pasifik'te artan gerilimlere ve askerileşmeye katkıda bulunması hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Çin'in Güney Çin Denizi üzerindeki dokuz çizgili hat iddiası önemli bir dönüm noktasıydı, çünkü Çin'in siyasi ve askerî anlamda denizaşırı genişlemesinin başlangıcını temsil ediyordu. İlk olarak, Çin’in iddiasının tamamen gayrimeşru olduğu vurgulanmalıdır. Örneğin Çin, Japonya'nın itirazlarına rağmen Senkaku Adası üzerinde de hak iddia ediyor. Burada en azından Çin'in iddiası için daha güçlü bir gerekçesi olduğunu, Japonya'nın ise ne sözde uluslararası hukuk ne de solcu bir bakış açısı itibarıyla herhangi dayanağı olduğunu söyleyebilirsiniz. Bu sadece Japonya'nın ABD ile ittifak halinde öne sürdüğü emperyalist bir iddia. Buna karşılık Çin, dokuz çizgili hattın kapsadığı coğrafyanın tamamını (Paracel Adası gibi bazı adalar hariç) hiçbir zaman etkin bir şekilde yönetmedi. Çin'in Güney Çin Denizi'nin büyük kısmı üzerinde hak iddia etmesi sadece haklı değil, aynı zamanda Kuşak ve Yol Girişimi’nin temsil ettiği küresel ekonomik hedeflerine paralel olarak Asya'daki hegemonik emellerinin de bir ilanıdır.

Çin'in Güney Çin Denizi'ndeki eylemlerinin büyük ölçüde savunma amaçlı olduğunu ve ABD'nin bölgedeki militarizasyonuna karşı tampon oluşturmayı amaçladığını öne sürenler var. Bu argüman sizce ne kadar meşru?

Çin'in savunma amaçlı hareket etmeye devam ettiğini ve sadece ABD saldırganlığına karşılık verdiğini kabul etsek bile, bunu asla Çin'e ait olmayan ve çevre ülkelerin üzerinde hak iddia ettiği devasa toprakları işgal ederek yapmak doğru değil -bu toprakların bazıları İmparatorluk Çin'inin saldırganlığının yüzlerce yıl kurbanı olmuştur. Bu, Güneydoğu Asya'daki çeşitli ülkelerin denizlerinin işgali anlamına gelir ve savunma amaçlı olarak görülemez.

Özellikle de Çin'de ve uluslararası alanda bağlamın ne kadar hızlı değiştiğini göz önünde bulundurduğumuzda, savunmacı eylemlerle saldırgan eylemleri birbirinden ayıran bir Çin Seddi olmadığını da belirtmek gerekir. Bugün Pekin, ABD ile küresel bir rekabet başlatma niyetine ve kapasitesine sahip. Bürokrasinin kolektif çıkarı açısından bakıldığında, Xi'nin Deng Xiaoping'in "düşük profilli olma ve zamanını bekleme" tavsiyesini lüzumsuz bulduğu açık.

Elbette ABD emperyalizmine ve bölgedeki militarizasyona karşı çıkmaya devam etmeliyiz, ancak bu Çin'in yükselen emperyalizmini desteklemek ya da bu konuda sessiz kalmak anlamına gelmemelidir. Bu konuda belirleyici olan Çin'in ABD imparatorluğuna ne kadar benzediği ya da benzemediği değil.

ABD ile Çin arasındaki gerilimlerde Tayvan'ın yeri nedir?

Buradaki temel mesele, Çin'in Tayvan üzerindeki hak iddiasının hiçbir zaman Tayvan halkının isteklerini hesaba katmamış olmasıdır. Bu en önemli noktadır. Ayrıca ABD-Çin gerginliği gibi ikincil bir mesele de var. Ancak bu gerginliklerin temel meseleyle doğrudan bir ilgisi yok.

Tayvan halkı kendi kaderini tayin etme konusunda tarihî bir hakka sahiptir. Bunun nedeni basittir: Tayvan halkı, farklı tarihleri nedeniyle Çin anakarasında yaşayanlardan çok farklıdır. Etnik olarak konuşursak, Tayvanlıların çoğu Çinlidir. Ancak binlerce yıldır Tayvan da dahil olmak üzere Güneydoğu Asya'nın büyük bölümünde yaşayan ve Avustronezya halkları olarak bilinen etnik azınlıklar vardır. ÇKP bu gerçekten asla bahsetmiyor; Tayvan'ın her zaman Çin işgali altında olduğunu iddia ediyor. Bu doğru değildir: yerli halklar Tayvan'da çok daha uzun süredir yaşamaktadır ve onların haklarına saygı gösterilmelidir.

Etnik olarak Çinli olanlara gelince, gerçekten de iki farklı grupla karşı karşıyayız. Mutlak bir azınlık olan yaklaşık %15'lik kesim Tayvan'a ancak 1949'da, Çin devriminden sonra taşınmıştır. Tayvan’daki çoğunluk ise dört yüz yıla yakın bir süredir Tayvan'da yaşamaktadır. Bu durum, nüfusun büyük bölümünün Çin anakarasında akrabaları olan ve Çin anakarasını hâlâ anavatanları olarak gören anakara Çinlilerinden oluştuğu Hong Kong'dan çok farklıdır. Tayvan'da çoğu Çinlinin anakara Çin ile böyle bir bağı yoktur -bu tür bağlar yüzlerce yıl önce kopmuştur. Tayvan uzun yıllar boyunca ayrı bir ulus olmuştur. Dolayısıyla kendi kaderini tayin etme konusunda tarihî bir hakka sahiptir.

Durum tamamen karşılaştırılabilir olmasa da aynı şeyin Hong Kong için de geçerli olduğunu söyleyebilirim. Unutmamalıyız ki yüz elli yıl boyunca Hong Kong'un tarihsel yörüngesi de Çin anakarasından çok farklıydı: kimse bunu ya da kendi kaderini tayin hakkımızı inkar edemez. Bunu inkâr eden herhangi bir Batılı solcu ya bilgisizdir ya da sosyalist olma iddiası oldukça tartışmalıdır.

Elbette tüm bunların şu anda ABD-Çin gerilimi ile iç içe geçtiği doğrudur. Bu bakımdan Ukrayna'daki duruma benziyor. Bu durumda da Rusya'yı destekleyenler ya da tarafsız pozisyonda duranlar var. Bana göre bu kişiler yanılıyor. ABD'nin her yerde kendi gündemini takip eden küresel bir imparatorluk olduğuna şüphe yok. Bazı Batılı solcuların kendi emperyalist hükümetleriyle aynı safta görünmek istememelerini de anlıyorum. Ancak bizim küçük ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına verdiğimiz desteğin -bunu bağımsız şekilde sahiplendiğimiz sürece- ABD ya da Çin ile hiçbir ilgisi yoktur.

Biz bu mücadeleleri ulusal baskıya karşı çıkma ilkemiz temelinde destekliyoruz. Sırf duruşumuz zaman zaman ABD'nin gündemiyle örtüşüyor diye ilkelerimizden ödün vermemeliyiz. Kendi egemen sınıfınıza karşı çıkmak, ona duyduğunuz nefreti dünyanın diğer bölgelerindeki halkların yabancı baskıları karşısında direnişinden üstün tutmak anlamına gelmemelidir. Siyaseti bu şekilde görmek büyük ölçüde kişinin kibrini ve aynı zamanda kendi egemen sınıfı karşısındaki çaresizlik duygusunu yansıtır.

Tayvan ya da Güney Çin Denizi söz konusu olduğunda sol ne tür dayanışma kampanyalarına odaklanmalıdır?

Hong Kong'u da ekleyebileceğim bu iki alanla ilgili herhangi bir dayanışma kampanyası en az üç noktadan oluşmalıdır: Tayvan ve Hong Kong halklarının kendi kaderlerini tayin hakkına saygı duymak, Çin'in Güney Çin Denizi'ndeki dokuz çizgi iddiasının hiçbir temeli olmadığını kabul etmek ve Çin'in tutumuna karşı çıkma yetkisinin her şeyden önce bu üç bölgenin ve çevre ülkelerin halklarına ait olduğunu kabul etmek. ABD'ye gelince, onun motivasyonlarına şüpheyle yaklaşmaya devam etmeliyiz ancak yine de belirli konular söz konusu olduğunda tüm artıları ve eksileri somut bir şekilde tartmalı ve özellikle de halkların isteklerini göz önünde bulundurmalıyız.

Örneğin, Tayvan'ın ABD'den silah satın alma meselesi: tüm savaş oyunları senaryolarının Tayvan'ın bir Çin işgaline bir haftadan fazla ve en kötü senaryolarda birkaç günden fazla direnemeyeceğini gösterdiğini bilmek gerekir. Tayvan'ın ABD'den silah satın alması gerektiği açıktır. Bunların hiçbiri ABD'nin Tayvan üzerindeki haklarını desteklediğimiz anlamına gelmemektedir. Durumdan doğrudan etkilenenlere -Tayvan, Hong Kong ve Güney Çin Denizi ve çevresindeki insanlara- yardım edilmelidir.

Batılı liderler Çin'e karşı yürüttükleri savaşın bir parçası olarak milliyetçiliği ve Çin karşıtı ırkçılığı körüklemeye çalıştılar. Buna karşılık, soldan bazıları da hükümetlerinin gerici kampanyasına katkıda bulunmamak için Çin'e yönelik eleştirileri susturmaya çalıştı. Batı ülkelerindeki solun, Çin'in eleştiriye kapalı destekçileri haline gelmeden kendi hükümetlerinin propagandasına nasıl karşı çıkabileceği konusundaki düşünceleriniz nelerdir?

Meselenin özü, kampçı "anti-emperyalizm" kavramının sadece eski emperyalizmleri hedef alıp gelişmekte olan emperyalizmleri görmezden geldiği için aynı zamanda devlet merkezli olmasıdır. Kaygıları her zaman şu ya da bu devletle ilgilidir. Devletlere asla emekçilerden daha fazla öncelik vermememiz gerektiğini, failliğin nerede olması gerektiğini unutuyorlar -ve bu "işçi devletlerine" bile uzanıyor.

Gerçek sosyalistler insan merkezli olmalıdır. Eğer birileri ÇKP'nin Çinli emekçilere nasıl davrandığını görmeyi reddediyorsa ve Pekin'in propagandasını tekrarlamakla yetiniyorsa ya da emekçilerin seslerini dinlemeyi reddediyorsa, o zaman onların gerçekten sosyalist olmadıklarını söyleyebilirim. Sadece bazı devletlere saygı duyuyorlar ve onları kendi emperyalist hükümetlerine karşı bir tür siper olarak görüyorlar. Güçsüzlükleri onları kendi egemen sınıflarıyla çelişen her yabancı devleti alkışlamaya ve sırf kendi psikolojik özlemlerini tatmin etmek için baskıya maruz kalanları terk etmeye yöneltiyor.

Ancak Han Çin milliyetçiliğini destekleyerek ya da hoş görerek kendi milliyetçiliğinizi asla yenemezsiniz. Ezilen ulusların milliyetçiliğini belirli sınırlar dahilinde destekleyebiliriz. Ancak bugün Han Çinliler herhangi bir yabancı ulus tarafından ezilmiyor; tam tersine kendi hükümetleri tarafından eziliyorlar. Bu yüzden Han Çin milliyetçiliğinin ilerici bir değeri yoktur.

Dahası, ÇKP'nin "vatanseverlik" versiyonu bir tür etnik-milliyetçiliktir, bu da onu daha da gerici yapıyor. İnsanların düşüncelerinin hükümet kontrolü altına alınması ve resmî değerleri desteklemeyen kitapların yasaklanmasını savunan, faşist rejimlerde uygulanandan farksız bir tür dayitong (大一統,büyük birleşme) aranıyor. Han Çin milliyetçiliğinin bu versiyonu karşısında sessiz kalmak, Han Çinlilerin -şu anda kendi yöneticileri ve parti tarafından düzenli olarak hasat edilmeyi bekleyen "Çin pırasaları"ndan biraz daha fazlası olarak görülüp alay edilen ve bir o kadar baskı altında tutulan Çinlilerin- muazzam trajedisini ve azınlıklara yönelik acımasız baskıyı unutmak demektir.

Çin gibi totaliter bir devleti destekleyerek ya da eleştirmekten kaçınarak kendi mezarımızı kazmış oluruz. Bu, esasen enternasyonalizme ihanettir ve solun itibarını zedeler. Enternasyonalizm her şeyden önce devletlerle değil, farklı uluslardan emekçilerle dayanışmadır ve devletler arasındaki ilişkileri bu temelde değerlendirmeliyiz; tersini yapmamalıyız.


Not: Bu söyleşi ilk olarak 2 Aralık 2023’te International Journal of Socialist Renewal’da yayımlandı. Metnin çevirisinde DeepL’dan faydalanıldı.