Zamanımızın Bir Kahramanı
Tanıl Bora

Modern edebiyatın klasiklerinden Zamanımızın Bir Kahramanı, malûm, aslında bir anti-kahramanı anlatır: Başka insanları istismar eden, bencil bir "lüzumsuz" adam... Bu (anti)kahraman, -yazar Lermontov'un kendisiyle olan dertleriyle beraber-, tüm bir kuşağın, tüm bir dönemin bütün kötülüklerinin, zaaflarının, ahlâkî düşüklüklerinin temsili sayılmıştır.

Gaye Boralıoğlu, son romanlarında, Zamanımızın Bir Kahramanı'nın portrelerini çizmiyor mu? 2018'de yayımlanan Dünyadan Aşağı, Aksu Bora'nın lafı dolandırmayan özetiyle "dünyaya tutunmaya çalışan boktan bir herifi" resmediyordu.[1] İsyan edememiş olmanın hıncıyla kavrulan, "korkak, tembel, rahatına düşkün" -ekleyelim: azamî talepkâr ve dünyadan hep alacaklı-, Hilmi Aydın'ın dünyaya tutunması, hamamböceksi (yoksa planaryen mi demeliydik?!) bir hayatta kalma azmiyle başarılmış bir tutunmaydı.

Gaye Boralıoğlu'nun yeni romanı Her Şey Normalmiş Gibi'deki Arda da, zamanımızın bir kahramanı.[2] Arda, konformizm ortak paydasında buluşabileceği Hilmi Aydın'la aynı soydan bir 'kahraman' değil gerçi. Her şeyden önce, o bir tutunamayan. Hilmi Aydın gemiciğini yürütüyordu, hem de haritada kara görünen yerleri bile kendine kanal yapıp yürütmeyi biliyordu. Arda ise, bizzat en sevdiğinin suratına haykırdığı teşhisle, bir "umutsuz vaka." Umudu "müstehcen bir kelime" sayacak kadar, "Benim hiç umudum olmadı" diyecek kadar umutsuz, hatta umut karşıtı, deyim yerindeyse.

Her Şey Normalmiş Gibi'nin Arda'sını tanımlayacak en sağlam kavram, sinizm. Biliyor-ve -yapmıyor, biliyor-ve-susuyor, zira.[3] Bir yerde, "dünyayı biliyorum," diyor; sahiden de, dönmeye devam ederken gitgide acımasızlaştığının, gitgide kendi "mezarına gömüldüğünün" farkında, dünyanın. ("Belki de gerçek hayat çoktan bitti, tarihî bir filmin modası geçmiş aktörleriyiz hepimiz.") Yapılması gereken hakkında bir fikri, bir sezgisi de var sayılır - ama o fikre, o sezgiye sadakati yok, o fikrin sorumluluğunu almıyor, o sezginin peşinden gitmiyor, bir yararı olacağına inanmıyor. Sevdalandığı kızı, onun tam aksi bir eylemci karakter olan Lora'yı "niye oradan oraya koşturuyorsun" diye sorguluyor bu yüzden.

Bu yüzden, "müzmin çaresizliği" içinde, sevgilisinin tarifiyle "pasifizm, tembellik" içinde, kendi kendini tarifiyle "mecalsizlik, halsizlik" içinde, "küçük kovuğunda" oturup duruyor. Bir dünya kaçağı, o. "Yüzünü yıkar gibi kurtulmak istiyor" dünyadan; "bir an önce yorganın altına girmek, bu dünyayla ilişkimi kesmek istiyor" ve "dünyadan çekilmek istercesine" sarılıyor yorganına; "dünyanın yükünü dışarda bırakıp bir büyük parantezin içinde kayboluyor"... Dünyaya tutunabilmek için, "temel meseleleri sorgulamaktan vazgeçmesi gerektiğini" kabullenmiş; ne çare ki bu da onu mutlu etmiyor - zaten dünyaya tutunmasına da yetmiyor.

***

Her Şey Normalmiş Gibi, adı üstünde, normalleşmemesi gereken, alışılmaması gereken bir rejimin, bir hayat tarzının, bir insanlık halinin, bir dünyanın normalleşmesine dair bir roman. İnsanı insanlığından eksilten bu normalleşmenin zihniyetini, ruh halini teşrih eden bir roman.

Romanın kahramanı, zamanımızın kahramanı yani, "Bu dünya kadar normalim" diyor bir yerde. Başka bir yerde de, "Bu dünyada ne kadar iyi olunabilirse o kadar iyiyim,” diyor. Yine, sinik bir iyilik hali.

İyi-insanlığı da öyle, Arda'nın. Kimseye bir zararı yok, kötülük düşünmüyor. Hatta uzaktan uzağa, iyiliğini istiyor insanların. Yani, "iyi" çocuk, aslında. Lakin sevgilisi, bir noktada "Sorsalar iyi bir adam olduğunu söyleyeceksin değil mi?" diye çıkışıyor ona. Bu iyi-insanlıktaki sinizmi sorguluyor: "İyilik dediğin şey kendinden menkul soyut bir kavram değil. Fedakârlık var içinde, diğerkâmlık var, empati var, vicdan var. Her şeyden önce bir eylem var. Bir fiil! Bir şey… yapmak… fiil olmadan iyilik de olmaz."

***

Arda, bu halinden, bu eylemsizliğinden, bu dünya kaçaklığından suçluluk duyuyor mu peki? Romanda bir yerde geçiyor, suçluluk. Diyarbakır sokaklarında dolanırken (insanlar "bir şey biliyorlar da söylemiyorlar, sırları var belli etmiyorlar"dır orada), her adımda "kendini daha da yabancı... daha da suçlu" hissettiğini söylüyor. Diyarbakır, Arda'ya bile suçlu hissettiriyor. Usul usul harekete geçme şevkinin içinde mayalanmasında, sanki bu hissin de payı var, değil mi? (Bu kadarcık sürprizbozanı [spoiler] hoşgörün.)

Suçluluk duygusunu, Behçet Çelik'in bir öyküsü üzerinden konuşmuştuk, epey önce.[4] Suçluluk duygusunun zehir gibi işleyişini, halisini ve habisini.

Max Weber'in kadri bilinmemiş eşi Marianne Weber’in, Nazi rejimine dair suçluluk duyup duymadığı sorulduğunda verdiği bilge cevabı aktarasım var - biraz uzunca:

“Evet ve hayır… Başından beri reddettiğim bir gücün cürümlerinden sorumlu değilim. Bir şeyi değiştiremezdim, kenara itilmişlerden biriydim. Birey olarak, ‘ödev/yükümlülük’ fikrine aykırı düşmüş değilim, çünkü gücümü aşan güçlere karşı etkisiz bir saldırıya kalkışarak mahvolmayı kendime ödev kılamazdım.  Fakat halkımın bir parçası olarak kendimi temellendirilemez bir şekilde, ömrümün geri kalanı boyunca taşıyacağım bir kolektif suça karışmış hissediyorum. Hayatımı feda etmedim, susarak hayatımı kurtardım… Bunu duyguların ötesinde kişisel suçum olarak görüyorum, kendime koyduğum yüksek ölçütler [buranın altını ben çizdim - T.B.]  nezdinde bir kusurdur.”[5]

İşte, Her Şey Normalmiş Gibi'deki zamane kahramanı Arda'nın manevî çilesini, kendine o yüksek ölçütleri koymanın/koyamamanın sancısı olarak okuyabilirsiniz. Kendine, Normalmiş Gibi'ye alışmayacak, Normalmiş Gibi'ye rıza göstermeyecek ölçütler koymak... "İyi" olmanın yolu, o.


[1] Oğulluktan Sessizce Çekilmek

[2] Aman diyeyim; Her Şey Normalmiş Gibi'yi "zamanımızın bir kahramanı"nın portre çizimine hapsedemeyiz. Bu, isterseniz, sabırla isyan arasındaki ince çizginin romanıdır. İsterseniz, bir distopya romanı. İsterseniz, bir aşk romanıdır. Benimkisi, olası okumalardan bir okuma.

[3] Alenka Zupančič'in "aklın sapkın bir biçimi" dediği, "Görüyorum, kabul ediyorum ve bu sayede unutabilirim artık" zihniyeti... "Düşünecek kadar aptal değilimdir." (Alenka Zupančič Biliyorum ama yine de... Çev. Barış Engin Aksoy. Metis, 2024, s. 12, 66 ve 74.)

[4] Suçluluk Duygusu

[5] Bärbel Meurer:  Marianne Weber – Leben und Werk. Mohr und Siebeck, Tübingen 2010, s. 581.