Kürt çatışmasını geride bırakmaya yönelik inişli-çıkışlı, kesintili diyalog ve çözüm arayışları 32 yılı geride bıraktı.
Öcalan meseleyi siyaset yoluyla çözmeyi ilk olarak 1988 yılında Mehmet Ali Birand’a Milliyet gazetesi için verdiği demeçte dile getirdi. Yani örgütün 1984 yılındaki ilk eyleminden sadece 4 yıl sonra. 1990’lı yılların başında dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın girişimleri sonrasında tek taraflı İlk ateşkes ise 1993 yılında ilan edildi. 1988 mülakatı göz ardı edilip 1993 yılındaki ilk ateşkes referans alınsa bile yaklaşık 9 yıllık çatışmaları sonlandırmak için inişli-çıkışlı, kesintili diyalog ve çözüm arayışları 32 yılı geride bırakmış durumda. Bu veri tek başına 1990’lı yıllardan bu yana yaşadığımız kıyametin irrasyonelliğini ortaya koyuyor ve her türlü barış girişiminin desteklenmesi gerektiğini gösteriyor.
Bir yıldan fazla bir süreyi geride bırakan mevcut sürece yönelik toplumsal destek güçlü olsa da başarısı konusunda iyimserlik ve umut hala oluşmuş değil. Üstelik son aylarda hem içerde hem dışarıda olanlar belirsizliği ve riskleri artırdı, artırıyor.
Belirsizlik Çağı ve Artan Bölgesel Riskler
Etkisini küresel ölçekte her geçen gün daha fazla hissettiğimiz “belirsizlik çağı” Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Adela Flores de Maduro’nun ABD tarafından askeri bir saldırıyla evinden kaçırılmalarıyla yeni bir eşiği aştı. Koronavirus pandemisi, Rusya-Ukrayna savaşı ve Gazze’nin yıkımı bu yeni çağın son kilometre taşlarıydı. Hak siyasetinin zayıfladığı; mevcut normların, kurumların ve ilişkilerin yıkıldığı; aşırı sağın yükseldiği bu dönemde “sert gücün” merkezi ABD dönüşüyor ve küresel ölçekte başkaları için “belirsizlik yaratma” gücünü artırıyor. Buna karşın uzun süre hak-hukuk siyasetinin ve “yumuşak gücün” merkezi AB ise zayıflıyor. Ekonomik alanda artan gücüne rağmen Çin küresel ölçekte sistem kurucu ya da dengeleyici bir aktör olmaktan uzak. Belirsizlik çağının yeni normları, kurumları ve ilişkileri ise hak ve hukuk alanını her geçen gün daha da daraltarak dinamik bir yapı içerisinde şekilleniyor. ABD’nin liderlik ettiği “sert güç” odaklı bu belirsizlik çağı diğer devletler için de farklı ölçeklerde “belirsizlik yaratma” gücünü inşa etme imkânı sağlıyor.
Bu küresel bağlam içerisinde Suriye’de Esad-sonrası devlet ve ulus inşası süreçleri uzadıkça ve ülke ölçeğinde uzlaşı sağlanamadıkça riskler artıyor. Zira ilgili taraflar açısından yeni belirsizliklerin yaratılma ihtimali artıyor. ABD’nin burada neredeyse tek oyun kurucu aktör olduğu, en azından diğer aktörlerle asimetrik bir güç ilişkisi kurduğu dikkate alındığında uzlaşının ertelendiği her günün riskleri artırdığı söylenebilir. Tartus-Lazkiye ve Süveyda’dan sonra Halep’te yaşananlar yeni bir iç savaş riskinin ortadan kalkmadığını gösteriyor. Suriye’de yeni bir çatışmanın ve iç savaşın başladığı bir senaryoda bölgesel ölçekte belirsizliğin ve risklerin artacağı çok açık.
10 Mart anlaşması için öngörülen süre dolmasına rağmen bir uzlaşı sağlanamadı. Bununla birlikte hem yeni Şam yönetimi hem de SDG yeni yılda ABD’nin arabuluculuğuyla müzakereleri sürdürme kararı aldı. Öte yandan, Türkiye SDG üzerindeki baskısını her geçen gün artırıyor. Tüm bu tablo devam eden süreç kapsamında Suriye konusunda bir uzlaşının hala sağlamadığını ve zeminin her geçen gün daha kırılgan bir hale geldiğini gösteriyor.
İran’da son 10 gündür devam eden ve 26 vilayete yayılan protestolar bölgesel belirsizliği ve riskleri daha da artırmış durumda. Eylemlerin sivil bir zeminde kalması ve rejimi değiştirmesi/dönüştürmesi, hak-hukuk alanını genişletmesi bölge ölçeğinde yeni bir dalga yaratabilir. Bu dalga Türkiye’de devam eden barış sürecini de destekleyebilir. Bununla birlikte, resmi rakamlara göre 10 kişinin, resmi olmayan kaynaklara göre ise 30 kişinin hayatını kaybettiği protesto gösterilerinin bir iç savaşa evrilmesi durumunda başta İran halkı olmak üzere tüm bölge hakları açısından büyük bir yıkımın ortaya çıkacağı ve bölgesel ölçekte büyük belirsizliğin artacağı çok açık. İran’ın doğu hattında Türkiye ve Irak sınırının her iki yakasında yaşayan Kürtler olası bir yıkım dalgasının ortasında kalacaktır.
Parti Raporları: Herkes Kendi Evinde
Küresel ve bölgesel ölçekte cereyan edenler Türkiye’deki barış süreci hızla sonuçlandırmayı gerektiriyor. Buna karşın, hızla yol alma imkânı varken içerdeki barış süreci Suriye’de Esad-sonrası ulus ve devlet inşası süreçlerine bağlanmış durumunda. PKK 2025 Mayıs ayı başında kendisini feshetti ve Temmuz başı itibariyle silahsızlanma sürecini başlattı. Aradan geçen altı aya rağmen hak ve hukuk alanını genişletecek reformlar bir yana fesih ve silahsızlanmayı kalıcı hale getirecek hukuki altyapıya, “eve dönüş düzenlemesine” ilişkin belirsizlik sürüyor.
TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonuna partilerin sunduğu raporlar, bir yılı aşan süreye rağmen partiler arasında bir yakınlaşmanın olmadığını gösteriyor. Sürece ilişkin belirsizlik ise sürüyor.
Cumhur İttifakı bileşenleri AK Parti ve MHP “Terörsüz Türkiye” kavramsallaştırmasıyla tutarlı bir şekilde süreci PKK’nin feshi ve silah bırakması olarak tanımlıyor ve bununla tutarlı öneriler sunuyor. Sürecin “negatif barıştan” öteye geçip en azından “pozitif barışa” zemin oluşturacak bir reform paketi içerip içermediği konusunda ise “belirsizlik yönetimi” sürdürülüyor.
DEM Parti, Öcalan’ın 27 Şubat çağrısındaki “Barış ve Demokratik Toplum” adlandırmasıyla tutarlı bir şekilde süreci “negatif barıştan” öteye “pozitif barışa” geçişi içerecek şekilde yorumluyor ve buna uygun öneriler sunuyor. Bask (İspanya), Katalan (İspanya), Kuzey İrlanda (Birleşik Krallık), Bangsamoro (Filipinler), Açe (Endonezya) gibi kimlik temelli teritoryal çatışmaların çözüm süreçleri ve müzakere sonuçları dikkate alındığında DEM Parti’nin önerileri Cumhur İttifakı’ndan farklılaşsa da minimalist bir çözüm çerçevesi sunuyor.
CHP pasif destek tutumunu sürdürüyor. Sürece destek vermekle birlikte bir çözüm çerçevesi sunmuyor. Cumhur İttifakı ve DEM Parti’nin yürüdüğü yolda “yakın takip siyasetini” sürdürüyor. İmralı ziyareti örneğinde olduğu gibi riskli konularda engel olmasa da yol açıcı bir tutum almaktan kaçınıyor, Ötesi, süreci kamuoyu desteğine bağlıyor ve bu anlamda barış süreci ile seçim süreci arasında -muhtemelen önümüzdeki günlerde daha da güçlenecek- doğrudan bir bağ kuruyor.
Temsil gücü zayıf olan Yeni Yol Grubu kolaylaştırıcı tutumunu sürdürüyor. Silahsızlanma ve demokratikleşme arasında kurduğu doğrudan bağla ve önerdiği ilişkisel yöntemle bu konuda hem toplum içerisinde hem de DEM Parti ve Cumhur İttifakı arasında diyalog zeminini genişletiyor.
Tüm bu tablo geçen aylara rağmen siyasi aktörler arasında bir yakınlaşmanın ne yazık ki sağlanamadığını gösteriyor. Öcalan ile güvenlik bürokrasisi arasında süren temas ve diyalog ile bölgesel belirsizlik ve sınır-ötesi tehdit/fırsat ikiliği sürecinin belirleyici dinamiği olmaya devam edecek gibi görünüyor. Oysaki Meclis Komisyonu açılan siyasal alanı daha da genişletip siyasi partileri sürecin merkezine taşıyabilir, etki alanlarını genişletebilirdi.
Negatif Barıştan Siyasi Barışa Geçmek
Türkiye’de devam eden barış süreci, Bahçeli’nin yeni bir siyasal yapı ve toplumsal ilişkiler konusundaki cesur söylemsel çıkışlarına rağmen, somut düzlemde yapısal bir dönüşüm sunmuyor ne yazık ki. Sürecin asıl ön açıcı aktörü olan Bahçeli’nin liderlik ettiği MHP’nin Meclis Komisyonuna sunduğu rapor anadil meselesinde bile tek bir yenilik içermiyor. Kürtçe Türkiye’de her geçen gün ölürken Türkler ve Kürtler arasında kardeşliğin kurulabileceğini varsayıyor.
Oysaki Türkiye tarihi bir fırsatla karşı karşıya. Kürtlerin eşitlik talebini kucaklayacak bir yapısal dönüşüm süreci ülkenin önünde gerçekten yüzyıllık yeni bir sayfa açabilir. Üstelik küresel ve bölgesel belirsizlik içerisinde Türkiye yeni bir çekim merkezine dönüşebilir.
Çatışma çözümü ve barış inşası konusunda farklı zaman ve mekanlarda ortaya çıkan deneyimler ve bunların bilgisi kalıcı bir toplumsal barışın bütünsel olduğunu, aynı anda politik barışı, ekonomik barışı ve sembolik/kültürel barışı içermesi gerektiğini ortaya koyuyor. Daha açık bir ifadeyle toplumsal barış hak ve hukuk alanının genişlemesini, gücün ve kaynakların daha adil dağılmasını, toplumsal farklılıklar arasında eşitliğin iyi ve gerekli olduğuna dair normların, duygu ve düşüncelerin yaygınlaşmasını ifade ediyor. Tüm bunları kapsayan yeni bir toplumsal ve siyasal sistemin inşasını içeriyor.
Başkalarının deneyimleri ayrıca bizlere toplumsal barış için kuşaklar ötesi bir perspektifle en az 10 yıllık vadelerle konumlanmamızı ve hareket etmemizi öneriyor. Oysaki herkes kısa vadeye odaklanmış durumda. Bu konudaki en uzun menzil önümüzdeki seçimlerden öteye geçmiyor.
Türkiye’deki barış süreci esasında negatif barışla, yani doğrudan şiddetin sonlanmasıyla sınırlı. Sürecin sınırlarını belirleyen Cumhur İttifakının bileşenleri AK Parti ve MHP’nin raporları kapıyı kapatmasa da pozitif barışa yani toplumsal barışa yönelik yol açmayı içermiyor.
Pozitif barış olarak da adlandırabileceğimiz toplumsal barış kuşkusuz bugünden yarına kurulamayacak. Ancak siyasal barış bugün mümkün. Siyasal barışın sağlanabilmesi için negatif barıştan öteye geçmek, negatif barış ile pozitif barış arasında bir köprü kurmak gerekir. Bu durumda siyasal barış toplumsal barışı kısa vadede sağlayamasa da orta ve uzun vadeli dönüşümler için iyi bir zemin inşa edebilir, yol açabilir. Süreci negatif barış ile sınırlayan yaklaşım sürecin zeminini daha da kırılgan hale getiriyor.
Artan küresel ve bölgesel belirsizlik içerisinde barış sürecinin nasıl bir yol alacağının en önemli göstergesi ve kritik eşiği kısa vadede eve dönüş düzenlemesi ve buna yönelik zaman yönetimi olacak. Meclis raporları en azından düzenlemeye ilişkin bir uzlaşının mümkün olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte zaman yönetimini iktidar belirliyor. Hatırlatmakta fayda var; seçim takvimi yaklaştıkça uzlaşı imkânı da azalıyor.
