Asimetrik savaşların en önemli kuralı “kazanamıyorsan kaybetmeyeceksin”dir. Dünya genelinde de öyle olmuştur. Bu yaklaşım genelde isyancı, ayrılıkçı hareketler için söz konusu olsa da son yaşanan İran-ABD-İsrail savaşı için de kullanılabilir. Kazanmak kaybetmek tabii ki göreceli kavramlardır. Ancak, iki ülke arasındaki askeri güç dengesi ve mevcut durumda ateşkes sonrası görüşmelerdeki tıkanmalar ve pazarlıklardan yola çıkarsak “İran askeri olarak kaybetmiş olsa da stratejik olarak kazanmıştır”. Ya da şöyle söyleyelim: İran “kazanamamış olsa bile kaybetmemiştir.” Oysa “ABD kazanamadıysa kaybetmiş” demektir.
Dünyada son yıllarda giderek yükselen Amerikan ve İsrail karşıtlığında ifadesini bulan ve kimilerine göre anti-emperyalist ama en basit deyimiyle mazlumların zalimlere direnişi olarak değerlendirilebilicek mevcut durum ya da asimetrik savaş, İran’ın hanesine bir zafer olarak yazılabilir. Trump yönetimindeki ABD’nin hâlâ devasa, rakipsiz bir askeri güç olmasına rağmen artık kırılgan olduğu ortaya çıkmıştır.
Trump yönetimindeki ABD, Panama’dan başlayarak Grönland ile devam eden süreçte –ki bu sürece NATO ve Avrupa güvenliği tartışmalarını da ekleyebiliriz– sadece Venezuela’ya diş geçirebilmiştir. Venezuela’da eski Madurocuları, yani içeriyi “ikna ederek” söz konusu “korsanlığı” gerçekleştirebilmiştir. Grönland meselesinde Avrupa’dan yükselen itiraz sesleri, bizzat Danimarka’nın –biraz ürkse bile– karşı çıkışı, Grönland halkının gücünü aşan bir durum olmasına rağmen ABD seçeneğine sıcak bakmaması sonucu kriz askıya alınmıştır. Üstelik Trump’ın her esip kükremesinin pratikte ABD lehine sonuçlanmayacağının ortaya çıktığı ilk örnek Grönland olmuştur. Bu vakitten sonra bir NATO üyesi ülkenin diğerine saldırmasının hâlâ kolay olmadığı bilinmesine rağmen Turmp söz konusu olunca, böyle bir durumun garantisi olmadığı ortaya çıkmıştır. Böylece özellikle Grönland meselesi Avrupa için önemli bir test alanı sayılabilir; hem Trump’ın blöfünü görmek hem de Avrupa’nın artık savunma ya da ittifak düzenini yeniden değerlendirmesi açısından bir fırsat olmuştur.
Trump’tan önce başlayan ve ondan sonra da belli oranda devam edeceği ortaya çıkan ABD’nin kırılganlığı, kanaat ve rıza oluşturmada giderek zorlanması bize kısa ve orta vadede yeni bir durumu gösteriyor: ABD hegomonyası hâlâ güçlü olmakla birlikte, özellikle İsrail’le beraber giriştikleri savaşlar, Gazze katliamı, İsrail’in ABD yönetimi üzerindeki etkisi, Trump’ın yanlış planlarla İran’a saldırıya ikna edilmiş olması ve dünyanın Hürmüz kriziyle birlikte yaşadığı kilitlenme ve çözümsüzlük hali ABD’nin stratejik, moral ve psikilojik üstünlüğünü giderek törpülemiştir.
İran’ın özellikle altyapı açısından çok ciddi darbe yediği biliniyor. Ve bu darbenin ileriki yıllarda içeride ciddi sorunlara yol açacağını tahmin etmek de zor değil. Ama buna rağmen bugün “muzaffer bir ülke” olarak mevcut koşulları ve elindeki kozları korumak istiyor. Buna hakları da var. Ancak İran da, ABD gibi sınırları olduğunu bilecek kapasite ve tecrübeye sahip bir ülke. İran, ABD’ye pratikte diz çöktüremeyeceğini biliyor. Ama aynı İran, Körfez ülkelerini ateş altına alıp, Hürmüz Boğazı’nı kapatma startejisiyle dünyayı nasıl etkileyeceğini baştan hesaplayarak önemli bir avantaj elde etmiş durumda. Bunun savaş başlamadan önce düşünülmüş olması da artık mollalar değil askerlerin yönetimindeki İran’da hâlâ kademeli savaş ve savunma stratejisinin işlediğini gösteriyor. Askeri karar alma inisiyatifinin masadaki pazarlıklarda etkin olup olmayacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz. Mevcut durumda görece sivil diyebileceğimiz kanadın karar alma ya da kararlarda etkili olma gibi bir inisiyatifinin giderek azaldığı bilinmekte.
Öte yandan söylendiği gibi İran yönetiminin de bir sınırı var. Evet, masadan en yüksek tavizi alarak kalkmayı planlasalar bile belli noktalarda taviz vermek durumunda kalabilirler. Buradaki önemli nokta şu anda diplomasi ve Hürmüz kartı ile dünya ekonomisini etkileme kapasitesine bağlı olarak elindeki avantajı dışarıya ve içeriye karşı kendi lehine kullanmasıdır. En üst noktada yakalanan fırsatları belli oranda fırsata dönüştüremezlerse, Tahran yönetimi içeriye “muzafer bir hikaye” yazmakta zorlanabilir. O nedenle az ya da çok taviz vererek mevcut “zaferini” masada da kazanç hanesine yazmak zorunda gibiler. Aksi halde şu an İran içindeki birlik hali, kazanma duygusu bir süre sonra dağılabilir. Çünkü Hürmüz ablukası tüm dünyayı olduğu kadar İran’ı da zorlayabilir; hatta İran’ı daha fazla etkileyebilir.
Ne tuhaf ki şu anda Hürmüz krizine kilitlenmiş bir dünya var. Aynı dünya, örneğin daha riskli olan nükleer meseleyle pek ilgili değil; tıpkı ABD-İsrail saldırısının ilk günlerinde pek harekete geçmedikleri gibi. Hatırlamakta yarar var: Maalesef, şavaşın ilk gününde İran’ın Minab kentindeki 168 çocuğun katledilmesi bile bugünkü Hürmüz krizi kadar dünyayı ilgilendirmemişti.
ABD’nin kırılganlığının artması kimilerinin iddia ettiği gibi ABD’nin yıkılması anlamına gelmiyor. Tıpkı bugünden yarına NATO’nun dağılmaması gibi. Zaten, büyük güçler, imparatorluklar bir anda çökmemiştir. Üstelik muhtemel bir ani çöküş başta Çin olmak üzere birçok ülkenin de işine gelmeyebilir.
