Yitirileni Değil Yeniyi Ararken
Ahmet İnsel

Sadece Türkiye’de değil, bugün dünyanın çok büyük bir bölümünde yürürlükte olan siyasal rejimin tanımlanması, daha doğrusu onu niteleyecek doğru kavramın, doğru sıfatın bulunması konusunda hararetli bir çaba var. Bu çaba yalnız diktatörlükle demokrasi karışımı ve sayıları hızla artan, neredeyse çoğunluğu oluşturan hibrit rejimleri adlandırmak için gösterilmiyor. Çin gibi komünist parti diktatörlüğü altında güdümlü bir kapitalist ekonomi uygulayan siyasal rejimin sürekliliğinin ya da bugün Donald Trump ve ekibinin muhafazakâr-milliyetçi ultra-liberal bir politika yürütmesini mümkün kılan ortamın tanımı, adlandırılması konusunda da rivayet muhtelif.

Eric Hobsbawm, Kısa 20. Yüzyıl (1914-1919) Aşırılıklar Çağı’nda sanki günümüzdeki bu durumu tarif eden bir tespit dile getirmişti: “İnsanlar geçmişin onları hiç hazırlamadığı bir durumla karşı karşıya geldiklerinde, bunu ne tanımlamaya ne anlamaya muktedir olmasalar bile, bilinmeyeni adlandırmak için el yordamıyla aramaya başlarlar.”

Totalitarizm/diktatörlük ve demokrasi kutuplarıyla belirlenen 20. yüzyılın ikinci yarısına özgü siyasal rejim adlandırmalarının geçerliğini büyük ölçüde yitirdiği bir ara dönemdeyiz. Bunu, günümüzdeki siyasal rejimlere verilen ve çoğu sonuçta hemen hemen aynı veya birbirine epey yakın durum tasviri ve tespitlerine dayanan farklı adlandırma örnekleriyle görüyoruz. Rekabetçi otoriterlik, otoriter demokrasi, otokratik popülizm, illiberal demokrasi, hegemonik otoritarizm, yağmacı kleptokrasi, oligarşik despotluk, muhafazakâr neoliberal otoritarizm, patrimonyal otoriterlik, sultanizm… Bu adlandırma listesi uzadıkça uzuyor. Bunlara günümüz anti-demokrasilerini bir yüzyıl önceki faşizmlerin yeni versiyonu olarak ele alan, geç faşizm, neo-faşizm, post-faşizm, para-faşizm, tekno-faşizm gibi farklı faşizm adlandırmaları da ilave oluyor. Bu rejimlerin iktisadi, siyasal ve sosyal boyutlarını birlikte ele alan, etnik-dini milliyetçi, kapitalist ve farklı doz ve türlerde otoriter/otokratik nitelikleri tek bir kavramda ifade etmeye çalışanlar da var. Elbette bütün bu çabaların hepsi önemliler. Bu çabaların duruma diğerlerinden farklı bir etiket yapıştırma amacı ile sınırlı olmadığını, mevcut durumu dönüştürmeye yönelik bir çözümleme, anlama ve çok belirsiz de olsa bir yol gösterme amacı taşıdıklarını, – bu her zaman çok belirgin olmasa da–, varsayıyoruz. Ama aynı zamanda bu adlandırma enflasyonu bir başka sorunun varlığına işaret ediyor.

Freud, 1930’da o dönemin Batı toplumlarında Uygarlığın Huzursuzluğu’nun yaşandığını temkinli biçimde ifade etmişti. İnsan türünün kültürel gelişiminin saldırganlık ve kendi kendini yok etme itkilerini ne kadar denetim altında tutabileceğinin gelecek açısından belirleyici olduğuna işaret ediyordu. Bunun yanıtı birkaç yıl sonra nasyonal-sosyalizmin iktidarı ve onu izleyen büyük felaketle gelmekte gecikmedi.

Günümüzde, sadece Batı medeniyetinde değil, küresel insanlığın ortak medeniyet alanında da gözle görünür bir huzursuzluk hâkim. Oslo Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün 2024 yılı verilerine göre dünya genelinde tespit edilen toplam altmış bir çatışma, bu yeni huzursuzluk dalgasının çarpıcı bir tezahürü. Bu, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana bir yıl içinde kaydedilen en yüksek çatışma sayısı. Dünya Sağlık Örgütü’nün, dünya genelinde her sekiz kişiden birinin bir tür zihinsel rahatsızlık yaşadığını açıklaması da bu küresel kırılganlığın bir başka göstergesi. Sorunun bir başka yansıması ise Birleşmiş Milletler’in verilerine göre 2024 yılında dünya genelinde 80 bin kadının –yani her gün ortalama 137 kadının– kasıtlı olarak öldürülmüş olması. Bu cinayetlerin %60’ı maktulenin tanıdığı bir erkek tarafından işlenmiş. Kadınların yükselen eşitlik talepleri ve kazanımları karşısında erkek egemenliğini kaybetme endişesiyle bir kadınkırım yaşanıyor. Bu vahim tabloya, bir avuç zenginle nüfusun geri kalanı arasındaki gelir ve ondan da fazla servet uçurumunun hızla büyümesinin yarattığı öfke, iklim değişikliğinin ve her yerde boy veren yakın veya uzak savaş endişesinin yarattığı huzursuzluk ilave oluyor.

Dünyayı saran bu yeni huzursuzluk aynı zamanda bir dil, bir anlama ve anlatma krizi olarak da tezahür ediyor. Kelimeler, kavramlar, ifade etmeleri beklenen gerçeklere tekabül etmiyorlar. Gösterenle gösterilen uyuşmuyor. Özellikle otoriter, otokratik veya diktatoryal yönetimler, gösterenle gösterilen arasındaki farkı giderek açarak bu huzursuzluğu besliyor ve ondan besleniyorlar. Neoliberalizmin yalnızca bir iktisat politikası değil, aynı zamanda insan topluluklarını toplum olmaktan çıkarıp bireyler yığınına indirgeme süreci olduğu her geçen gün daha belirgin hale geliyor. İnsanların buna yavaş yavaş alışmasını sağlayacak dil ve önlemler hayata geçiriliyor. Kelime savaşları ve kültür savaşları, diğer somut ve şiddetli çatışmalarla eşzamanlı olarak devam ediyor; onlarla birlikte ilerliyor. Bu çatışmalar, kendi tahayyül evrenlerini yaratıyor ve artık gerçekliğe ihtiyaç duymayan ve kendini gizlemeye dahi gerek görmeyen bir “alternatif gerçekler” silsilesi her yere yayılıyor. George Orwell 1984’te “savaş barış demektir; özgürlük köleliktir; cehalet güçtür” diyen bir diktatörlüğü tasvir ediyordu. Donald Trump “iklim değişikliği dünyayı zarara uğratmak için kurgulanmış, tarihin en büyük organize sahtekârlığıdır” derken, aynı dilden konuşuyor. Komşu ülkeyi topyekûn işgal amaçlı bir askeri saldırıyı, savaş değil, “özel operasyon” olarak adlandırmak da öyle. Gazze’de İsrail hükümetinin yürüttüğü askeri operasyonun soykırımsal niteliğini dile getirmeyi antisemitizm ve terör övücülüğü olarak tanımlamak, hatta buna cezai yaptırım uygulamaya kalkmak da. Bu tabloya, iktidara gelmeden çok önce inşa edilmiş havaalanlarını ve kamu tesislerini kendi hükümetlerinin eseri gibi sunmak; “ama montaj, ama şu, ama bu” diyerek aleni bir sahtekârlığın üzerini örtmek gibi, “yerli ve millî” kılıfına sokulmuş başka örnekler de eklenebilir.

Trump, Putin, Orban, Modi ve elbette Erdoğan gibi muktedirler, hükmettikleri toplumların tarihî ve sosyo-ekonomik farkları içinde aynı dilden konuşuyorlar. Ve sadece konuşmuyorlar. Bu söylenenlerin tahrifat ve düpedüz yalan olduğunu düşünüp söyleyenlerin hayret ve çaresizlik içinde bakışları karşısında, söyledikleri şeyleri yapıyorlar da. Hepsinin ortak amacı, güçler ayrılığını kâğıt üzerinde muhafaza ederken, pratikte etkisizleştirip işlevsiz kılmak. Putin ya da Tayyip Erdoğan gibi, bu dönüşümü gerçekleştirmek için uzun süreli iktidar avantajına sahip olanlar, lider-parti-devlet bütünleşmesini hayata geçirebiliyorlar. Böylece yeni otokratlara da birer örnek oluşturuyorlar. Düşman ceza hukukunu ülke içinde muhaliflere, potansiyel siyasal rakiplerine karşı fütursuzca uygulayabiliyorlar. İç düşmanlar yaratıp, onlarla mücadeleyi olağanüstü hâl devletinin sürekliliği için bir bahane olarak kullanıyorlar. Dini-etnik bir milliyetçiliği körüklüyorlar. Ekonomide bunu bir ahbap-çavuş kapitalizmi tamamlıyor. Rant yaratıp, rantın dağıtımına nezaret etmek ve kendi payını almayı da ihmal etmemek otokratların asli işlerinden biri olarak öne çıkıyor. Donald Trump gibi milyarder bir iş insanı, iktidarını aile şirketinin zenginliğine zenginlik katmak için ulu orta kullanıyor. İş dünyasından gelmeyen başka liderler ise bunu örtülü ve dolaylı biçimde yapıyorlar. Sadece muhalifleri hedef almakla kalmayıp gözden düşürdükleri yandaşlarının malına çökmeyi de ihmal etmiyorlar.

Bu tabloyu tamamlayan bir diğer unsur, bu tek adam yönetimlerine maruz kalan kitlelerin önemli bir kısmının, sanıldığı gibi yalnızca pasif kurbanlardan ibaret olmamasıdır. Ülke içinde –ve gücü yetiyorsa ülke dışında da– hiçbir karşı gücün varlığını tanımayan, farklı seslere tahammül etmeyen bu otoriter rejimler, mutlak iktidarın merkezinden yayılan ve kamuoyu oluşturma mekanizmalarıyla beslenen ilkel korkular aracılığıyla geniş bir kitleyi peşlerine takıyorlar. Bu kitle, otokrata oy veren, ondan başkasını görmeyen, tahakküm düzeninin küçük ama etkili bir parçası haline gelen, onun yeniden üretiminde yarı rasyonel, yarı irrasyonel bir rol oynayan bir toplumsal aktöre dönüşüyor. Faşizan popülizmler, yoksulların; yaşam standartları düşenlerin, statü kaybına uğrayanların ya da farklı nedenlerle yoksunluk hissedenlerin öfkelerini, içinde bulundukları durumun gerçek sorumlularına değil de iktidarın hedef göstermeyi tercih ettiği kesimlere yöneltmelerini sağlayarak rıza üretiyor, rıza devşiriyorlar. Popülizmin –çoğu asla yerine getirilmeyecek olan– vaatleriyle, yukarıdan kurgulanan kutuplaşma ve gerçeğin yerini alan “gerçek-sonrası” anlatılarla en fazla etki altına alınan kesim de yine bu kitleler.

Bu insanların neden böyle bir etkilenmeye açık olduklarını, yukarıdan bakan, küçümseyici ve hor gören bir üst sınıf bakışıyla değil, içerden bir perspektifle anlamaya çalışmak elbette gereklidir. Bu nedenle, onları da bu tahakküm sistemi içinde konumlandıran çözümlemelere; otoriterliği yalnızca yukarıdan aşağıya dayatılan bir baskı biçimi olarak değil, aynı zamanda aşağıdan yukarıya doğru yönelen bir hüsran, hınç ve tahakküm arzusu içeren bir çağrı ve beklenti olarak ele alan siyasal rejim analizlerine ihtiyaç var. Zira bugün, birkaç istisna dışında, otokrasiler, aşırı sağ hareketler ve 21. yüzyıl faşizmleri ne fikren ne de ismen demokrasiye karşı çıkıyor; tersine, demokrasinin içinden konuşuyorlar. Bu nedenle, yalnızca demokrasiyi bir fikir olarak savunmak, bu akımlarla mücadele etmek için yeterli olmuyor.

Tarihsel faşizm, 19. yüzyılın yükselen milliyetçiliği ile modernliğin yarattığı cazibe ve endişenin uzantısında, I. Dünya Savaşı ve Ekim Devrimi’nin ardından ortaya çıktı. Totaliter bir rejimdi. Goebbels’in “çelik romantizm” olarak tanımladığı muhafazakârlık ve modernlik bileşimini, toplumu bütünüyle seferber etmek amacıyla kullandı. Uygulamada bu, her zaman geçerli olmasa da, en azından söylem düzeyinde ve beslendiği tahayyül dünyası bakımından anti-kapitalistti. Sadece iktisadi liberalizm karşıtlığı değil, ondan çok daha önde olan siyasal liberalizm reddiyesi de faşizmlerin, nasyonal-sosyalizmin, dönemin diktatörlüklerinin ortak paydasıydı. Bu muhafazakâr devrimlerin baş düşman olarak tanımladıkları komünizmi temsil ettiği varsayılan Sovyetler Birliği’nde de farklı türde bir anti-kapitalist totaliter rejim ve onun somut uygulamaları hâkimdi. Oysa günümüz otokratlarının –ya da otokrasiye yönelen liderlerin– kapitalizme karşı çıkmak, onunla hesaplaşmak gibi bir niyetleri olmadığı gibi, böyle bir imada bulunmaları bile söz konusu değil. Aksine, kapitalizmin demokrasi ilkelerinden kaynaklanan sınırlamalardan tamamen kurtulmasını sağlayarak; sermaye birikimi gibi görünen ama aslında baş döndürücü ölçekte servet birikimiyle işleyen yeni bir sınıfsal tahakküm rejiminin önünü açıyorlar. Bu bağlamda, otoriter bir nasyonal-kapitalizm havuzunda buluşuyorlar. Bu rejimlerin kimileri, bireysel özgürlüğü mutlaklaştıran genelleşmiş bir piyasa toplumu tahayyülüyle tahakkümünü meşrulaştırıyor. Kimileri ise kendini “ülkenin gerçek, yerli ve milli sahibi” olarak görüyor ve çoğu zaman bu sıfatlarla cezbedilen toplumsal kesimlerin mutlak egemenliğinin temsilcisi ve güvencesi olarak sunarak gücünü pekiştiriyor. Güce, paraya ve günümüzde teknolojiye hâkim olarak bir “gerçeklik” inşa ediyorlar. Bu, her ne kadar bir “gerçek-sonrası” gerçeklik olsa da, otoriter rejimin dayattığı yeni gerçek olarak toplumun önemli bir kesimi tarafından benimsenebiliyor. Dolayısıyla, bu açık tahakküm rejimlerinin rıza üretme araçlarını yalnızca iktisadi çıkar dağıtımıyla sınırlı biçimde ele almak, aşağıdan yukarıya doğru yükselen otorite beklentisini anlamak açısından gerekli olabilir ama tek başına yeterli değildir.

Durumu tarif etmenin, gelişmelerin nasıl olduğunu dönüp dolaşıp uzun uzadıya anlatmanın, farklı adlandırmalar önererek anlam çerçevesini genişletmenin bir sakıncası yok elbette. Hatta bunu, otokratların inşa edip yaydığı “gerçeklik dünyası”na karşı bir direniş biçimi olarak görmek de mümkün. Ama siyasal olana iş gelip dayandığında “durum buysa, ne yapmalı?” sorusuyla yüzleşmek gerekiyor. Artık açıkça görülüyor ki, piyasa ne tiranlığa karşı bir güç oluşturabiliyor ne de despotizme karşı bir güvence sunabiliyor. Kapitalizmle otokrasinin gayet uyumlu bir biçimde birlikte var olabileceği; hatta birbirlerini besleyebileceği gerçeği ortadayken, ne yapmalı? Kapitalizmin artık siyasal liberalizme ya da liberal demokrasiye ihtiyaç duymadığı, hatta komünist parti diktatörlüğü altında bile hızla gelişebildiği düşünülüyorsa, ne yapmalı? 20. yüzyılda kapitalizme alternatif olma iddiasıyla ortaya çıkan, ama iflas etmiş reel-sosyalizm deneyimlerine geri dönmek ya da Venezuela’da orduya ve petrole dayanan Chavez/Maduro yönetim modelini örnek almak, herhalde bugün tahayyül edilmesi gereken yol değildir. Gerçekten var olup olmadığı bile şüpheli bir geçmişe dönmeyi ya da hiç var olmamış bir şeyin bugün yitirildiğine inanarak orada bir çıkış aramayı da çözüm olarak göremeyiz. Her alanda direniş, elbette yapılması gerekenin vazgeçilmez bir parçasıdır ama bu direniş, geçmişe dönmek için değil, yeniyi tasarlayıp onu ortak ve gerçekleşebilir bir toplumsal tahayyüle dönüştürmek için olmalıdır.

Türkiye’de otokrasiden çıkışın yolu geçmişte yatmıyor. Tayyip Erdoğan, kendi otokratik rejimini –yani Erdoğanizm’i– Cumhuriyet’le tasfiye edilememiş, yalnızca söylem ve kurumsal biçim değiştirmiş yapısal otoriterliğin üzerine adım adım inşa etti. Dolayısıyla, “bu otokrasiden nasıl çıkmalı?” sorusuna verilecek cevap, aynı zamanda “nereye doğru çıkmalı?” sorusunu da içermek zorunda. “Ne yapmalı?”yı ararken, bunu geçmişin ve yitirilenin zaaflarından, sistematik sorunlarından arınarak yapabilir miyiz? Örneğin, Erdoğanizm’in önceki rejimden devralıp üzerine saraylar inşa ettiği bariz demokrasi eksiklerinden; çok ağır insani bedellere mal olmuş politikalarından; eşitlik ilkesini benimseyememenin ürettiği sistematik toplumsal dışlama biçimlerinden; zümre üstünlüğü tahayyülünden; kurucu ideolojinin belirgin anti-demokratik yönlerinden ve kurtarıcı şef kültünden azade bir şekilde çıkmak mümkün mü?

Otokrasiden çıkışı, yitirilenin geri gelişi olarak değil, yeninin kurulması tahayyülü içinde düşünmek gerekiyor. Ama ne yazık ki, “uygarlığın huzursuzluğu” olarak yeniden nitelendirebileceğimiz bu dönemde, yeniyi tahayyül edebiliyor olsak bile, ona ulaşmanın yollarını tarif etmekte zorlanıyoruz. Gramsci’nin canavarlar zamanı diye işaret ettiği geçiş döneminin bir kez daha tam ortasındayız. Geçmişte “ne yapmalı?” sorusuna verilmiş cevapların büyük bölümü bugün geçerliliğini yitirmiş durumda. O halde soruyu yeniden ve acilliğini göz önünde bulundurarak sormamız gerekiyor: “Yeni sosyal ve iktisadi tahakküm biçimlerine, yeni egemen sınıf veya zümre kibirlerine savrulmadan otokrasiden nasıl çıkabiliriz?”

Unutmamak gerekir ki tarihte önceden yazılmış bir gelecek yoktur. Tarih, bugün ve burada yaptıklarımızın, yapmadıklarımızın ve yapamadıklarımızın sentezi olarak gerçekleşir.


*İlkin Birikim'in 441-442. sayısındaki "Rejim heyulası" dosyasında yayımlanmıştır.