Hep “Yeni bir CHP Yaratmak” (II)
Polat S. Alpman

Bu yazının ilkini Gezi Parkı isyanından birkaç ay önce, Birikim’in Mart 2013 tarihli 287. sayısında yazmıştım.[1] Biraz ironiyle ifade etmem gerekirse, o yazıda CHP’nin kurtuluşunun CHP’lilikten kurtulmakla mümkün olduğunu, partinin parçalanması gerektiğini öne sürmüştüm.

O makalede ifade etmeye çalıştığım temel mesele, CHP’ye içkin sorunun liderlik, seçim stratejisi ya da iletişim sorunundan çok, partinin kuruluşundan bu yana varlığını sürdüren devletçi mirası, altı ok etrafında şekillenen modernleştirmeci ideolojisi, toplumu nesne olarak gören siyasi anlayışı ve sosyopolitik tabanıyla ilişkili yapısal bir sorun olduğuydu. Ecevit döneminde halkçı ve sol bir çizgiye yaklaşmış olsa da bu yönelimin konjonktürel olduğunu ve özellikle 1990’lardan itibaren laiklik, ulusalcılık, devletçilik ve müesses nizamdan yana çizgisini muhafaza etmekle kendi kendini sınırladığını öne sürmüştüm.[2]

O dönemde bunları yazmamın nedeni ise Kemal Kılıçdaroğlu’nun liderliğiyle başlayan “Yeni CHP” arayışlarıydı. Bu yeni yönelim ve arayış, parti içindeki sosyal demokrat-yenilikçi çizgi ile muhafazakâr-devletçi-ulusalcı çizgi arasındaki çatışmayı görünür hâle getirmişti. Henüz Gezi öncesinde Erdoğan’ın ve partisi AKP’nin kendi siyasi ikbalini kitleselleştirmek için başvurduğu açılımlara CHP hakkıyla eşlik edemiyor ya da bunları etkili biçimde eleştiremiyor, geliştiremiyor ya da daha gerçekçi ve kalıcı çözümler için ön alıp hamle yapamıyordu. Gezi öncesi CHP ise mevcut hâliyle solun siyasal alanını işgal eden, fakat ideolojik olarak her zamanki gibi sağda duran bir partiydi ve CHP içinde demokrat, sosyal demokrat ve sol bir hat varsa bile, bu hattın ancak partinin parçalanmasıyla siyasi bir iradeye sahip olabileceğini düşünüyordum. Buradaki temel varsayımım, CHP içindeki ulusalcı-devletçi çizgi ile sosyal demokrat-yenilikçi çizgi arasındaki çatışmanın devam edeceğiydi. Parti içindeki sosyal demokrat hattın kendisini ifade edebilmesinin ve parti bürokrasisi içinde güçlenebilmesinin olanakları sınırlıydı. Böyle bir siyasi irade gerçekten varsa -ki bu konuda da kuşkuluydum- CHP’nin bir noktada bölünmesi, parçalanması gerekirdi.

Bu yazıyı yazdıktan kısa süre sonra, Gezi’den sonraki ilk seçimde, Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli, daha sonra MHP’den milletvekili olup Cumhur İttifakı’na katılacak olan Ekmeleddin İhsanoğlu’nu cumhurbaşkanı adayı olarak gösterdi. Baykal döneminde ağır aksak ve utangaç biçimde yapılan “sağa açılma”, Kılıçdaroğlu döneminde partinin ana stratejisine dönüşmüştü. Bir anlamda CHP, kendi geleneksel seçmen tabanıyla iktidar olamayacağını kabul etmiş, fakat toplumsal açılımı kendi siyasi çizgisini dönüştürmekten çok “ödünç muhafazakârlık” ile gerçekleştirmeye çalışıyordu. “Kendi siyasi çizgisini dönüştürmenin” önemini vurgulamak isterim, çünkü kendine ve kendi siyasi çizgisine duyulan inançsızlık ile yenilgi duygusu, CHP’nin ilerleyen dönemlerde giderek anti-politik bir çizgiye yerleşmesine ve nihayetinde partinin kayyum yoluyla yönetilmesine neden olacak sürecin önemli aşamalarından biriydi.

2015 yılındaki seçimlerde de anlamlı bir başarı elde edemeyen CHP, kendisini destekleyen seçmen tabanını koruyabilmesine rağmen bu tabanın dışına taşamıyordu. Bunu aşmak için buldukları çözüm ise CHP’yi büyütmek ve kitleselleştirmek için mücadele etmek yerine farklı muhalefet bloklarını bir araya getirmek oldu. Kuşkusuz bu büsbütün etkisiz bir hamle değildi, bilhassa 2017’deki Adalet Yürüyüşü önemli bir andı, çünkü CHP ilk kez yeni müesses nizamın kendinden yana olmadığını idrak ederek hukuk, adalet, demokrasi ve hürriyet talep eden bir dili içselleştirmeye çalıştı. Ardından Cumhur İttifakı’nın içeremediği sağcı partilerle Millet İttifakı’nın kurulmasına ön ayak oldu. Aynı yıl Muharrem İnce, CHP’nin cumhurbaşkanı adayıydı.

Artan enflasyon, işsizlik ve benzeri sorunlara ek olarak, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından otoriterliğin ivmelenmesi ve yaşanan rejim değişikliği, seçmenlerde memnuniyetsizliğin artmasına neden olmuştu. 2019 yerel seçimlerine giderken CHP, dış mihraklarla irtibatlı, HDP ve Kürt hareketiyle gizli bir anlaşma içerisinde olan, yerel seçimleri, bilhassa İstanbul ve Ankara belediyelerini kazanması hâlinde PKK militanlarını belediyelere dolduracak şeytani bir güç olarak bütün televizyonlarda anlatılıyordu.

CHP’nin bu korku kampanyası karşısındaki çaresizliğine ve kendini anlatma gayretine rağmen bunda başarılı olamaması, sadece onun yetersizliğiyle ilgili değildi. Her şeyden önce Erdoğan ve AKP, “CHP zihniyeti” diye çembere aldıkları saman adamı bedelsiz biçimde hırpalamanın keyfine alışmıştı. Ancak bu retorik kendi sınırlarına dayanmış, artık siyasi bir enerji üretmiyordu. “CHPKK” ve benzeri yeni şeytanlaştırma hamleleri ise Hendek olaylarının ertesinde etkili bir retorik mühimmat olarak kullanılabiliyordu ve işe yaramaz değildi. Şimdilerde hatırladıkça epey tuhaf zamanlar olduğunu daha iyi anlıyorum, oysa üzerinden nostalji duygusu yaşayacak kadar da zaman geçmedi…

2019 yerel seçimlerini CHP kazandı. Kürtler Erdoğan’dan yüz çevirmiş, CHP’yi desteklemek konusundaki çekincelerini de terk etmişti. İYİP ile kurulan ittifak CHP’ye de yaramıştı. Ekrem İmamoğlu, “çizgisi belirsiz” CHP’nin gökte arayıp yerde bulduğu bir figürdü, Mansur Yavaş ise muteber kişiliğiyle öne çıkıyordu… İşte “helalleşme” ifadesi tam da bu konjonktürde dile getirildi. Bir anlamda, “CHP zihniyeti” imgesi bizzat CHP’nin kurumsal kimliği tarafından sahipleniliyor ve parti, bu tarihsel mirası değiştirmek istediğini geniş kamuoyuna ilan ediyordu.

CHP, 2023 seçimlerine böylesi bir kimlik aşınmasıyla girdi. “Altılı Masa” denilen yeni sağ blok, AKP’ye olan muhalefeti örgütlemeyi, Kürtlerin desteğini de bu muhalefet üzerinden elde etmeyi amaçlıyordu. Ancak burada tutarlı bir siyasi hattın kurulduğunu söylemek zor. Bunun nedenini CHP’nin tarihsel kimliğine indirgeyen eleştirilerin ıskaladığı asıl mesele, 2016 sonrası Türkiye’deki rejim değişikliğinin nitelikleriydi. Türk tipi Cumhurbaşkanlığı sisteminin sağladığı keyfi ve otoriter liderlik imtiyazı, bürokratik alanın tümüne nüfuz etmişti. Medyadaki temsil eşitsizliği bir yana, muhalefete yönelik kasıtlı çarpıtmalar ve yanlış temsille birlikte hükümetin orantısız propagandası başlı başına bir sorundu. Kamu kaynaklarının iktidarın çıkarlarına hizmet etmesi için usulsüz kullanımı, iktidarın kurumsal üstünlüğü ve muhalefet ittifakı içindeki koordinasyon sorunları da bu süreci şekillendirdi. Bu nedenle 2023 yenilgisi, sadece CHP ile ilgili bir yenilgi değil, Türkiye’deki yeni rejimin inşa ettiği siyasi sınırlılıklarla da ilgiliydi. Bir de Kemal Kılıçdaroğlu faktörü vardı elbette. “Kim aday olacak/olmalı” çekişmesinde Kılıçdaroğlu, hırsını makullük ile zırhlamıştı. Türlü türlü malayaninin ardından aday olarak girdiği seçimleri kaybeden Kılıçdaroğlu açısından yenilgi, aynı zamanda şahsi bir utanca da neden oldu, çünkü ana muhalefet partisinin lideri sıfatına sahip olan Bay Kemal, birinci turun ardından Ümit Özdağ ile gizli bir sözleşme yapmış, Özdağ da bunu açıkça ilan etmişti. Ağır ve beklenmedik yenilginin üzerine gelen bu hamle, onun siyasi liderliğinin tükenişinin son nişanesiydi.

Böylesi bir iklim içerisinde gelişen 2023 CHP Kurultayı, “Yeni CHP” arayışının bir devamıydı. Yenilikçi kanadın CHP’ye siyasi bir çizgi kazandıracak gerçek dönüşümün mimarları olarak ortaya çıktığını söyleyemem, öyle olduğunu da düşünmüyorum. Ancak yenilgilerden öğrendiklerini bir siyasi iletişim tekniğine dönüştürebilecek potansiyele sahip oldukları da aşikârdı. Burada Erdoğan’ın, daha doğrusu iktidar blokunun yıpranmasını ve yönetimdeki başarısızlıklarını da hesaba katmak gerekir. Yani elde edilen birçok başarı, CHP’nin başarısı kadar iktidar blokunun başarısızlığıyla da ilgiliydi. CHP’nin bu süreçte başarılı bir sınav verdiği ise kısa süre sonra anlaşıldı. Yeni CHP yönetimi, önündeki ilk sınavı oluşturan 2024 yerel seçimlerini büyük bir zaferle kazandı ve kendi seçmen sınırlarını kolaylıkla aşabildiğini gösterdi. Bu seçim, sonuçları kadar bu bakımdan da önemliydi.[3]

***

Bu kronolojik ve epey yüzeysel hatırlatmalarımın amacı, Mart 2013 yılındaki yazımda iktidarın kurumsal müdahale kapasitesinin gelişimini ve etkisini öngörememiş olmam. Türkiye’deki demokratik kapasitenin bu kadar gerileyeceğini, iktidarın zaman içinde geliştirdiği kurumsal müdahale kapasitesinin, yargı ve bürokrasi aracılığıyla parti içi mücadeleye doğrudan müdahale edebilecek bir düzeye ulaşacağını ve bunun CHP’nin dönüşüm imkânlarını belirleyen başlıca etkenlerden biri hâline geleceğini o dönemlerde öngörememiştim.

Bugünse CHP üzerine yazılabilecek pek bir şey yok. Bağımsız bir siyasal irade olarak partinin kendi kaderini tayin etme imkanı fiilen ortadan kalkmış durumda.

CHP içinde değişimi zorlayanlar ve onu kitleselleştirmeye çalışanlar, CHP içindeki ayrışmadan, bölünmeden, parçalanmadan daha çok doğrudan devletle mücadele etmek zorunda kaldılar, ki bu, Türkiye tarihinde pek bildiğimiz bir durum değil. Burada parti kapatmadan söz etmiyoruz, doğrudan, parti içindeki yenilmiş siyasi elitlerin devlet ve yargı bürokrasisi marifetiyle partiyi yeniden düzenlemek için atandıkları bir durum söz konusu. Bu ibretlik gelişmenin ortaya çıkardığı şeylerden biri, tarihsel ve kurumsal CHP ile seçim başarısını, seçmen desteğini ve değişim meşruiyetini temsil eden Yeni Parti arasındaki siyasi farkın nasıl kurulacağı ile ilgili. CHP, yukarıda da özetlemeye gayret ettiğim gibi, kendi siyasi çizgisini dönüştüremedi ve nihayetinde kendi içinden atanan bir kayyumla yönetilen bir partiye dönüştü. Oysa Yeni Parti’nin önünde kendi siyasi çizgisini geliştirmek gibi yeni bir olanak var. Bunu, bu olanağı siyasi tutuklu Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel ikilisine indirgemeden konuşmanın ve tartışmanın yollarını bulmak gerekir.

Yeni bir CHP yaratmak zorunda değiller, daha iyisini yapabilirler.


[1] Bkz. Polat S. Alpman, “Hep ‘Yeni Bir CHP Yaratmak’”, Birikim, S. 287, Mart 2013, s. 31-38.

[2] Bugünlerde Türkiye yakın tarihiyle ilgili her türden analiz ve tartışma, yerli-yersiz post-Kemalizm tartışmasına bağlanıyor. Burada ifade etmeye çalıştığım mesele ve CHP’ye yönelik yaklaşımım, post-Kemalizm tartışmalarıyla dolaylı olarak ilgili olabilir… ama çok dolaylı. Asıl niyetim, CHP’nin siyasi varlığının tam olarak nasıl bir gelişim seyri izlediğine ilişkin bir derkenar düşmek.

[3] Toplum ve Bilim’in 176. sayısında karşılaştırmalı olarak ele aldığım bir meseleye burada da kısaca temas etmem gerekir. 2024 seçimlerinin ardından iktidar blokunun yerel seçimlerde yaşadığı yenilgi, iktidarın otoriter devlet müdahalesini merkezileştirmesiyle sonuçlandı. Hukuki ve idari araçlar, siyasal rekabeti düzenleme işlevini büyük ölçüde terk etti ve muhalefeti sınırlayan araçlar olarak yeniden konumlandırıldı. Ekrem İmamoğlu gibi siyasetçilerin yanı sıra yerel yönetimler, örgütsel kapasite, ekonomik kaynaklar, sembolik güç ve siyasi iddia da hedef alındı. Böylece siyasal alan yeniden daraltıldı, muhalefetin alternatif yönetim kapasitesi zayıflatıldı ve rejim giderek sadece zor aygıtlarına dayanan bir siyaset tekniğine kendini sıkıştırdı. Art arda gelen kayyımlar, tutuklamalar ve benzeri gelişmeler bu sürecin göstergeleri olarak kabul edilebilir, ki bu yazıyı yazarken Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş’ın gözaltına alındığını öğrendik.