8 Mart: Zoraki Kahramanlar, Kadınlar
Işıl Kurnaz

Viktorya döneminde, bazı kitaplar, eğer kadınlar onları okursa tehlikeli olacağı için sadece kadınlara yasaklanmıştı.[1] Alexander Mark Rossi’nin buna dair bir tablosu var. Adı: Yasaklı Kitaplar. Yasaklanmış bilginin kapsamı epey geniş: Bilim ve klasik eserler, bilgiye sınırsız bir erişim sağladığı için; botanik, cinselliği ima ettiği için; astronomi, geleneksel kadınsılıktan kaçmaya sebep olabileceği için; klasik edebiyat, erkeklerin ayrıcalıklarını gasp etme fikrini kadınlara aşılayabileceği için; şiir, yıkıcı hayal gücünü; metafizik, devrimi; roman, baştan çıkarmayı tetikleyeceği için kadınlara yasaklanmış.[2] Hatta ayıp kaçacağı için piyanoların bacaklarının dahi kapatıldığı bilinir! Rossi’nin o dönemi anlatan çizimini bugün hâlâ çok önemli yapan şey tablodaki kadın dayanışması. Çünkü kadınlar birlikte okumaya o kadar dalmışlar ki onları durdurmak için gelen perde arkasındaki kadını dahi fark etmiyorlar.

Kahramanın kadın olduğu hikâyelere isim koymak, kadınlar dile geldiğinde dünyaya ne olur diye düşünmek kadar zor. Romancı Joanna Russ’un bir kitabı var: Yazmak Yasak: Bastırılan Kadın Yazını.[3] Burada, kadın dilinin nasıl bastırıldığına dair bir taksonomi sunuyor Russ.  Buna da bir kavramla cevap veriyor: Glotolog. Glotog, aslında diller ve dil aileleri hakkında dil evreni oluşturan bir dil haritası. Ama O, kadınların dil evrenini bastırmak için kullanılan tüm bu stratejilere “glotologluk” yapmak diyor.  Joanna Russ şunu soruyor: “Kadının biri çıkıp da bir şeyler yazdığında ne yapılır?”

Russ, kadın yazarların yaşadıkları dönemlerde hakkında yazılanların, neyle itham edildiklerinin arşivini tutuyor. Tahakküm stratejileri her zaman geniştir. Margaret Cavendish, kitaplarını eğitimli bir adam tutup ona yazdırmıştır. Brontë kız kardeşlerin eserlerini, aslında erkek kardeşleri olan serkeş Branwell Brontë yazmış olabilir. Jane Eyre’yi biri kız, diğeri erkek kardeşin yazdığı düşünülmüştür -ki Jane Eyre’de Mr. Rochester’ın karısı Bertha’nın deli olduğu için tavan arasına hapsedilmesine çok da şaşırmamak gerek!

Hasbelkader kadınların yazar olduğunu kabul ettiklerinde de, kadın yazarların aslında bunu farkında olmadan yapan, içinde olduğu ortamı soğuran ve sonra onu edilgen bir şekilde yansıtan bir aynadan farklı olmadığını söylemişlerdir. Örneğin, Frankestein’in yazarı Mary Shelley hakkında şöyle yazar Mario Praz: “Mrs. Shelley’in tek yaptığı, bulunduğu ortamdaki havada var olan kimi çılgın hayalleri edilgenlikle yansıtmaktı.” Her ne kadar bir ayna dahi hiçbir zaman sadece kendisine yansıtılanı göstermiyor olsa da. Ama Mario Bey galiba aynaya baktığında sadece kendisini görüyordu.

Yazarın kadın olduğundan emin olduklarında anlatı değişmez üstelik. Uğultulu Tepeler’i bir kadının yazdığı kesinleştiğinde, Emily Brontë’nin kadın içgüdüsüyle bilinçsizce bazı eğretilemeler bulduğu ve o eğretilemelerin ona yol gösterdiğini söylerler. Emily Brontë, hiçbir romanını bir yazar olarak kurgulamamıştır da roman onu buluvermiştir.

En komiklerinden biri, Amerikalı bilimkurgu yazarı James Tiptree’ye dair söylenendir -ki erkek mahlasına dikkat. Tiptree’nin kitabının önsözünü yazan Robert Silverberg şöyle söyler: “Tiptree'nin dişi olduğu öne sürüldü, bu teoriyi saçma buluyorum, çünkü benim için Tiptree'nin yazılarında kaçınılmaz erkeksi bir şey var.”

Charlotte, Emily ve Anne Brontë 1846’da Currer, Ellis ve Acton Bell isimleri altında yazmışlardı. Üstelik bu isimler, kasıtlı olarak ne erkek ne de kadın olduğu açıkça belli olmayan adlardan seçilmişti. Charlotte bunun nedenini açıkça söyledi. Kadınların yazdıklarının okunmadan önce “belli bir küçümseyici şüpheyle” karşılandığını fark etmişti. Mary Ann Evans’ın ciddiye alınmak için erkek gibi yazmak ve görünmek gerektiğini düşünüp George Eliot oluvermesi gibi!

Jane Eyre sansasyon yarattığında ve Charlotte’un bir kadın olduğu ortaya çıktığında, bazı eleştirmenler hemen beğenilerini aşağıya doğru çektiler. Taktıkları maske, okunmaları için işe yaramıştı; ama maskelerini çıkardıktan sonra da onları takmış oldukları için cezalandırıldılar. Modern İspanyol edebiyatının kurucularından sayılan Fernán Caballero’nun, kadın olduğu için okunmayacağı endişesiyle kendi ismi yerine bir köy ismini mahlas seçmesi gibi. Joanna Russ’un stratejileri iş başında! Russ, bunları şöyle sınıflandırıyordu: Ya kadınların, fail-yazar olması inkâr ediliyor, ya yazarlıklarına leke sürülüyor ya da en iyi ihtimalle “erkek kadar iyi olan istisnalar” olarak görülüyorlardı. Buna karşı 2020’de “Women’s Fiction Prize” grubu bir kampanya bile başlatmıştı, ismi “Onun Adını Geri Al”. Erkek mahlası kullanan 25 kadın yazarı, kendi isimleriyle bastıkları bir seri hazırladılar.[4]

“Kahraman kadın olduğunda, yolculuk hikâyeleri mutlu sonla bitmez pek.” diyor Aksu Bora.[5] Kahraman kadın olduğunda, yolculuğa bir isim vermek dahi zorlaşıyor. Geç Osmanlı Dönemi’nin kadın hareketinde, kadınların kabul edilmek ve yayımlanmak için erkek mahlaslı yazılar yazması, erkeklerin de bir tür “erkek feminizmini” dolaşıma sokmak için kadınlara dair yazılarını kadın mahlaslarıyla yazması gibi.[6] Duygu Çayırcıoğlu, kadınların yazmaya teşebbüs etmesinin dahi nasıl bir münasebetsizlik olarak görüldüğünü anlatırken, oradaki değişimin de takvimini tutar.[7] Sevgi Soysal’ın Rosa’sı, Elâ’sı; Adalet Ağaoğlu’nun Kısmet’i, Aysel’i sadece sözlerini üretmezler, cüretleri sadece yazınlarına dair değildir. Yeni bir hayatın içinde başka başka şekillerde, düşe kalka da olsa yürümeye cüret ederler.

Aksu Bora bu yolu 6 kadının hikâyeleriyle kat ederek anlatır.[8] Kat edilen hangi yolun daha uzun mesafe olduğu sorusunu açıkta bırakarak. Bence bu açıkta bırakış, feminist bir şeydir de. Kadınların yollarını, kat ettikleri mesafe kadar, birbiriyle kesişimleriyle de açıklamak. Sadece bitiş çizgisinden geriye doğru bakarak değil de, menzil boyunca yollarının birbirlerini nasıl kestiklerine de bakarak. Kanlı canlı güzel bir kadın olan, artık kendi yolundan gidebilen Gülbeşeker’i; ailenin dışındaki bir hayatın kadını olan, kendisine sadece iyi davrandığı ve “siz” dediği için, sadece karşısında soyunurken utanabildiği biri olduğu için adını bilmediği o adama aşık olan “hayat kadını” Fosforlu Cevriye’yi… Zaten kadınların ifratla tefriti arasındaki mesafe çok kısadır. Ya ailenin içindeki bir hayatın namuslu melekleri ya da ufacık bir bağımsızlığın düşkünleştirmeye yettiği aile dışındaki “hayatın kadınları”dırlar. Hem isimleri artık adlı adınca konulmaya başladığında bile, kadınların yolculuğunun bittiğini kim söyledi ki?

Amargi’nin Küçük Hanımefendi’nin Edebiyat Atölyesi’ndeki yazıların derlendiği bir kitabı var: Kadınlar Dile Gelince. Orada Figen Öcal yazısını şöyle bitiriyor: “Dedik ya, kadınların dile gelmeleri kimin umurunda olur ki, feministlerden başka?”[9] Bu bulaşıcı sorunun menzili, kadınların sadece yazarak dile gelmesi değil üstelik.

Tanıl Bora, 1914’te çalışma hayatına girmek için Telefon İdaresi’ne başvuran ve erkek olmadıkları için reddedilen Osmanlı kadınlarının kamuoyu baskısıyla işe alınmasını yazar örneğin.[10] Bu kadın yolculuğunun serencamı da 2018’e kadar gelir. Emel Boyraz ve Hülya Ebru Demirel, TEDAŞ’ta memur olmak için sınava giren iki kadın. Sınavda başarılı olup TEDAŞ’ın Kilis’te bulunan müdürlüğüne güvenlik görevlisi olarak atanırlar. Atanma yazıları, o zaman Başbakanlığa bağlı olan Devlet Personel Başkanlığı’ndan gelmiştir. İşbaşı yapmak için Kilis’e gittiklerinde minik bir şokla karşılaşırlar çünkü “erkek olmadıkları ve zorunlu askerlik hizmetini yapmadıkları” için iş başlangıçlarının yapılmayacağını öğrenirler. İş sözleşmeleri feshedilir. İç hukuk yolları, Danıştay kararı derken, ancak 2015 ve 2018 yıllarına gelindiğinde AİHM’den ihlal kararı çıkar.[11]

Bütün bu hikâyeler, yani kadınların yazarak, eyleyerek, dikerek, söyleyerek, işleyerek kahraman olma hikâyeleri, dünyayı sadece gölgelerinden ibaret görmemeleriyle de ilgili. 8 Mart’ın Türkiye’deki ve dünyanın her yerindeki kadınlar için biraz da böyle bir anlamı var. Gölgesinden korkarak ve sadece ona sığınarak yaşayan bir dünyaya karşı kafa tutmak, cüret etmek, teşebbüs etmek, her işin içinden, her cümleden atlayıp sıçrayabilmek. Kadınların kahraman olmak için değil, kendileri olmak için çıkıp sonunda yine istemeden kahraman oldukları her yol gibi. Kitap okurken bile, sınav kazandıkları için dahi yeniden kahramanlık yapmaları gereken bir dünyada yaşadıkları için, kadınların mücadelelerinin ölçüsü bitiş çizgisiyle ölçülmez tabii, zaten bu yüzden 8 Mart kutlu olsun!


[1] Bu yazı için Barış Özkul’un dikkatine ve özenine sonsuz teşekkür ederim. Ayrıca Elizabeth Gaskell’in Victoria dönemi için bkz. “İngiliz Romanında Bir Sosyal Uzlaşı Aracı Olarak Hayırseverlik İdeolojisi: Elizabeth Gaskell ve Charles Dickens” içinde Özkul, Barış. Düşüncenin Uğursuz Kaderi: Toplumsal İdeolojilerin Aynasında Edebiyat ve Sanat. İstanbul: İletişim Yayınları, 2024, s.29-34.

[2] Stefania Hid. “The Woman Reader in the 19th Century Britain.” Unscientific Postscript, 7 Feb. 2013, https://stefanihid.wordpress.com/2013/02/07/the-woman-reader-in-the-19th-century-britain/ ; Casteras, Susan P. “Reader, Beware: Images of Victorian Women and Books.” Nineteenth-Century Gender Studies, vol. 3, no. 1, 2007, https://www.ncgsjournal.com/issue31/casteras.html

[3] Joanna Russ. (2022). Yazmak yasak: Bastırılan kadın yazını (Çev. S. Melis Baysal). İstanbul: Minotor Kitap

[4] https://www.cae.edu.au/news/reclaim-her-name/

[5] Aksu Bora. (2020, 7 Aralık). Kadın kadının yurdudur. Birikim Dergisi.

 https://birikimdergisi.com/haftalik/10375/kadin-kadinin-yurdudur

[6] Tanıl Bora (2017). Cereyanlar: Türkiye'de siyasi ideolojiler., “Feminizm”, İstanbul: İletişim Yay., s.742.

[7] Duygu Çayırcıoğlu (2024), Cumhuriyet’in Toplumsal Cinsiyet Politikalarının Edebiyata Yansımaları, içinde Berber, Nacide, der. Bir Toplumsal Cinsiyet Muhasebesi. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2024.

[8] Aksu Bora (2024), Bir Hayaller Tarihi Denemesi: Altı Kadın, Altı Fantezi, içinde Berber, Nacide, der. Bir Toplumsal Cinsiyet Muhasebesi. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2024.

[9] Aslı Güneş (Haz.). (2009). Kadınlar dile gelince: Küçük hanımefendi’nin edebiyat atölyesi. İstanbul: Amargi Yayınları.

[10] Tanıl Bora (2017). Cereyanlar: Türkiye'de siyasi ideolojiler. İstanbul: İletişim Yay., “Feminizm” s.748.

[11] https://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-148271 ; https://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-183862