Aksu Bora’ya…
Boşluktan duyulan bir şikâyet Behçet Necatigil şiirinde de görülür, zarif imgeleri ve yatışmış sesleriyle; hatta bir tek onda vardır her türden yakınmanın yanı başına onu dengelemek, hırçınlıklarını törpülemek üzere gösterişsiz bir tevekkülü de iliştirmek. Boşluk duygusuyla mücadele edilmez Necatigil’de; yazgının irili ufaklı tüm hamleleri gibi bu yıkıcı duygudan gelen ataklar da sakince karşılanır, bazen misafir edilir. Talihin, hayatın salvolarına karşı Necatigil şiirinin öznesi göğüs germe, katlanma mevzisine çekilenlerden. Seçilen değil, içine doğulan bir oyukta münzevi bir hayat sürdürülür. Bu mevzide insan “tespih böcekleri gibi kaçınık” yaşıyordur; içine kapanık ya da kendi köşesinde, kaçınıktır belki ama yine de insanlarla –toplumla– yaşamak mecburidir: “madem kişi bağlı ortak yaşamalara.” Yalnızca özne probleminin değil, politik tezahürleriyle estetik gerilimin de muhtevasını bu ikircikli durum şekillendirir; bireysel varoluş kolektif dünyaya gönül indirerek dahil olur, bu sıkıntılı sürecin mahcup bir edası olarak: madem.
***
Necatigil’deki şiirsel hareketi anlamlandırma açısından “tespih böceği” imgesi biçilmiş bir kaftandır âdeta. Büyük hareketlere –kavramlara, fikirlere– kapılmama, kendi kozasında asgari ama kesif kıpırdanmalarla yetinme bu varlığın alametifarikalarından biridir. Çapraşık dolaşık çizgiler boyunca ağır ağır hareket edilir, ritim yok denecek kadar sakindir. Bununla birlikte, sadece şiirsel hareket açısından değil, Necatigil’deki dünya imgesi açısından da işlevseldir “tespih böceği”: bu zararsız böcek ne sıçrayabilir, ne uçabilir, ne de zehirleyip ısırabilir. Bodrum katları evlerin, balkonların, bahçelerin rutubetli köşelerinde, taş altlarında; bu durumda toplumsal ve siyasal hayatın kıyılarında sürekli bir tehdit algısıyla yaşar. En ufak bir tehlike anında dertop olup kendi üzerine kapanır ve savunmaya geçer. Sempati uyandırması zor, düşük dozda da tekinsiz olan bu minik hayvan küçülmenin, tane haline gelip giderek görünmezlik kazanmanın, keza sözü kırıntılara dönüştürüp söylemsel akışa bırakmanın da bir simgedir. Ama önünde sonunda kabuklu bir haşeredir tespih böceği; savunma konumundayken bile etkisi galiba psikolojiktir: “hırpalanır, küçümsenir, itilir.” Fakat ötelendiği sıra dahi kesik ve soğuk ürpertir, kıl gibi ince sayısız bacaklarıyla tende, ya da yazının yüzeylerinde, şiirin nemli bölgelerinde ve ancak gece el ayak çekildiğinde az da olsa rahatça gezinebilir (keşke Oktay Rifat biraz müsaade etseydi de Necatigil’i Kafka’nın, Kafka’yı da Necatigil’in toprağında; söz konusu tehdit, korku ve savunma stratejileri bakımından eşelemek; küçülme jestlerinden hareketle de mukayese etmek mümkün olsaydı).
***
Hayat bu yel esse bile derhal geri çekilip arazi olmayı arzulayan tesbih böceğine de hücum ediyordur, bir an nefes aldırılmaz. Gelgelelim görkemli mevzular değil, genellikle seri darbeleriyle maişet meselesi gibi kaba dertler rahat vermiyordur: sözgelimi sabunlar tükenir, giysiler eskir, sofralar azalır ya da bazen birdenbire hastalıklar çöker. Ve Tanpınar’dan Dıranas’a, oradan da Edip Cansever’e uzanan bir halkada “can sıkıntısı” motifi: Necatigil’de kararan ışımalarla can sıkıntısı hali gündelik hayatın bayağı kaygılarını da sırtlanır; şiir sıradan olanda kendini sınamaktan yüksünmez, aksine gündelik hayatın nüansları estetik üretimin maddi temellerini oluşturur. “Yağlar” yahut “ilaçlar” uykularda bile bitip tükeniyordur; kaygı sadece gündüze değil, geceye de sirayet edip kaşık kaşık üzüntüleriyle hayatı alabildiğine sıkıştırır, Necatigil’de tüm bu alelade tasalarla da “ömür geçer.” Ama ömrün bu geçişi, ölüme doğru ilerleyiş de bariyersiz ve tekdüze değildir, “ince-iplik bir su” olarak hayat (tıpkı şiir gibi) mütemadiyen tıkanır, tıkandığı yerde de kendini aşındırır. Gelgelelim arzu her defasında bir yaşama ısrarı ve çabası olarak tekrar döner; mumların, kilimlerin, kese kâğıtlarının, tıkalı bacaların –yarım ve kırık dizelerin- hesaplarına karışıp çözülerek bile olsa arzu döner; bir sonraki daha çetrefil engele (şiire) yahut geçide (beyaza) doğru kıpırdar. “Çarşılar” elbette her zaman davetkârdır, sokaklarsa serin; ve fakat aşkın da kefili olan yollardan çaresiz evlere dönülür Necatigil’de, anlık ferahlıklar kaybolur, aniden sıcaklar basar, mazbut “gönül daralır.”

***
Ne var ki, Necatigil’de hiçbir şikâyet isyana dönüşmez, zira sızlanmada hem karar kılınmış hem de estetik bir kıvam bulunmuştur: hem katlanmak sadece bir kudret meselesi değil, aynı zamanda bir haz kaynağıdır da. Nitekim protesto dalgaları halinde beliren tüm o “öksürüklerden,” pazarlardan taşınan “file”lerden, kopan kollardan, bükülen bellerden memnuniyet duyulur. Bu memnuniyetten ötürüdür ki, sokaklarda “elleri boş gezenlere” kem gözle bakılmaz: “benim için de gezin!” Özne yerini çoktan kabullenmiştir, uzaktan ama hasetsiz bakıyordur dünyaya. Ama bu memnuniyet tülünün altında, bu kalender tacındaki ihtişamda “eşyanın azgınlığından,” ilişkilerin –çevrelerin– gerginliğinden, zamanın çatırtılarından kopup gelen huzursuz bir damar da vardır; kişiyi bazen kendi boşluğuyla, hiçlik bilinciyle baş başa bırakan bir damar…
***
Tespih böceğindeki içe kapanmanın zembereği Necatigil’de dişil-kızgın bir erotizmin devreye sokulmasıyla kimi eşiklerde aniden boşalır: “kabuğunu çatlatan cinsel su,” diyordu Melih Cevdet; Necatigil’de bu su kendi “sırlı küplerinden” sızarak sessiz ama iddialı, kahverengi ve yeşil akar; etrafında dolanırken kâh yaklaşacağı kâh ürperip geri çekileceği bir “boşluk” imgesine doğru: “hiç kimse kurtulamaz içinde büyüyen / Bu korkunç boşluktan, diyorum / Kurtarsa kurtarsa o kurtarır bizi, ne aşklar ne yaşlanmak.” Koza yırtılır, “ben”den “bize” ya da “herkese” doğru bir sıçrama gerçekleşir: müşterek bir esarete işaret edilirken zayıf bir özgürlük istencine de yatırımda bulunulur, ama kurtuluş imkânı Necatigil’de sallantıdadır, zira şair de şiir de çok emin değildir: kurtarsa kurtarsa... Özgürlük istenci çoğun zorunluluğun duvarlarına çarpar Necatigil’de, ama yalnızca bir itiraz değil, bir yüzleşme çağrısı da yankılanıyordur bu dizelerde: öznesini içine almış, genişleyip büyüyen bu boşluktan herhangi bir kaçış yoktur, aşklar ya da politika veyahut da yaşlanmak: bunlar can sıkıntısının kenar süsleridir ancak. Boşluk duygusunun esas kaynağı hâlâ öznenin üzerine çullanan, bırakmayan, üstelik öznenin de bırakamadığı dış dünyadır: “asfaltları,” “betonları,” “bulvarları,” “fabrika duvarları,” “ev içleri” ile bunaltıcı dünya ya da kent. “Dışarıyı dinleme, içerdeyim,” denilecektir ama Cemal Süreya’nın keskin mecazlarıyla belirtmek gerekirse Necatigil’deki “cam gözlerden” biri daima “dışarıya” bakacaktır; ve elbette bu gözlerdeki ani “tikler”, seğirmeler ya da kamaşmalar: gergin, tedirgin ve dikkatli...
***
Negatif imgeler ve bu imgelerin çağırdığı düşünceler karşısında Necatigil pek paniklemez. Bu sükûnet yalnızca öznenin kaçınık ve pusmuş yaşama taliminden ötürü değildir, korkunçtur belki ama şefkatli de bir boşluktur Necatigil’deki; Yahya Kemal’de olduğu gibi “uçurumlara” yahut “kara ufuklara” açılmaz, daha ziyade kanıksanmış bir bezginliğin, kesik dağınık “düş” kristallerinin, temelde ise öznedeki hüsranların kaydıyla meşguldür... Sözgelimi 1962 tarihli “Nilüfer” adlı şiirde kendi haznesine doğru ilerleyen ama adı hiç anılmayan, sanki kendiliğinden türeyip yayılan bir boşluk imgesi vardır, yükte hafif pahada ağır bir metal gibi; iletken ve parıltılı:
Ben oraya koymuştum, almışlar,
Arasına sıkışık saatlerin.
Çıkarır bakardım kimseler yokken;
Beni bana gösterecek aynamdı, almışlar.
Görünürde bir sitem ya da şaşkınlık gibi yankılansa da oraya bırakılan şey, aslında tam da alınsın diye konulmuştur. Saatler –zaman- ise genelde sıkışıktır Necatigil’de, arzu hep ertelenmek zorunda kalır, “dar vakitler” çelimsiz, “geniş zamanlar” ise nadirattandır. “Kalabalık ağızlı gündüz savaşları” kişinin kendine yönelmesine fırsat tanımaz, sığınılmış kuytularda “uzun içli çıngıraklar” da boşa beklenir, hiçbir kapı dışarıdan açılmaz, geçirimsiz bir “dört duvar çölü” olarak hane ise sadece boğucudur. Varoluş bir bakıma bir atmosfer olayıdır Necatigil’de, yağmur öncesi yoğunlaşmış salkım saçak bulutlarıyla kurşuni, boşandı boşanacak sularıyla tetikte ve efkârlı...

***
Oraya konulan şeyi kimlerin aldığı müphemdir, dolayısıyla ne bir itham ne de bir ceza arzusu gündemdedir. Tıklım tıkış saatlerin arasından çıkarılıp bakılan bir ayna vardır yalnızca. Lakin henüz öznenin kendini göremediği, herhangi bir yansıtma işlevi olmayan bir aynadır bu: Yansıması olmayan, hatta cisimsiz bir varlık olarak özne boşluktan hiçliğe çekilecek gibidir. Bununla birlikte, kimsecikler yokken bakılan, kişiye kendisini şimdi değil, sonra gösterecek olan bu ayna da aldatıcıdır, zira bir değil, iki kayıp vardır, alınan aynayla birlikte öznenin kendiyle karşılaşma ihtimali de sıfırlanmış gibidir. Geçmişte işini görüp artık geride kalmış ya da kişiye gelecekte musallat olacak bir boşluk imgesi değil, bilakis tam olarak şimdiki zamanda ve havada asılı kalmış bir boşluk imgesidir bu. Necatigil’de pek çok şey yavaşça vuku bulur, anlık taşkınlıklara, kabarmalara rastlanmaz, zira duygular arasında olduğu gibi durumlar arasında da bir hiyerarşi yoktur: bir perde dışarıya, sokağa, dünyaya doğru hafifçe dalgalanır, özne az beride durur, perde yeniden içeri girer ve durulur, veyahut da yere bir karanfil düşer ya da tünediği yerden bir hatıra zihnin yamaçlarına ulaşır; ayrıca söz de bazı kesitlerde kendi meşruiyet zemininden olur: nafilelik ya da beyhudelik hissi giderek (ki boşluk imgesinin köşe taşlarıdır bunlar) daha kıvamlı hale gelir. Şiire –söze- duyulan inanç da tekrar kazanılmak üzere ara sıra kaybedilir. Bu durumda kendini yazının-aynasında da şimdi değil, sonradan görecek bir şiirin iç krizleri de titreşmektedir burada. Krizi çözüme kavuşturmanın yolu onu teksin etmekten, uzlaşma noktaları aramaktan değil, daha da keskinleştirmekten geçiyordur, risk alınır:
Kışken ilkyaz, sularımda açardı;
Buzlu dağlar gerisine kaçıracak ne vardı?
Eski defterlerde sararmış yaprak,
Beni bana gösterecek anlamdı, almışlar.
Aynayı kimlerin aldığı belli değilse de kışı ilkyaza çeviren, ama birdenbire ya da zamanla buzlu dağların gerisine kaçırılan, eski defterlerde için için sararan yaprak: kurucu içerikleriyle nilüfer çiçeğinin –şiir?- sularını kurutan zanlı özneden –şairden?- başkası değildir aslında. Durgun sularda boy veren şiir kendi kaynaklarını tüketiyordur, şiirin yenilenme ikazları, başka biçimler edinme talepleri ise şaire bir parça geç ulaşmış gibidir, ama şikâyete mahal yoktur artık, zira belki yine az ama yakıcı bir pişmanlık belirmiştir: ne gerek vardı? Boşluk imgesinin yıkıcı kuvvetleri, bilhassa beyhudelik hissi bu pişmanlığı da aradan çıkaracaktır tabii. Şiiri şiir olmayanın, sözü söz olmayanın ötesine kaçırma teşebbüsünün bir bedeli vardır: öznenin elinden anlam da alınmıştır. Üstelik bu anlam yitimi şiire de sirayet ediyordur, hakikat apaçık ortadadır; ama aksi gibi artık bu açıklığın kendisi bir tür örtüye dönüşüyordur. Kelime ve nesne, temsil ve gerçeklik, anlam ve bağlam arasındaki ilişki kopmaz fakat seyrelir, ama neyse ki başka ve henüz tecrübe edilmemiş bir haz rejimi de alttan alta uç vermeye başlamıştır. Duygu kendi düşüncesini bulamadan, şiir anlama ihtiyaç duymadan, özne başına gelen olayı herhangi bir hakikat düzlemine çekmeden yoluna devam etmek zorundadır, şiirin kapanış dizeleri noksansız bir karanlığa olumlayıcı ayrımlar yükleyerek pişmanlığı taçlandırır:
Bir ışıktı yanardı yalnız gecelerde;
Akşam, çiçekler uykuya yattı,
Sardı karşı kıyıları karanlık
Beni bana gösterecek lambamdı, almışlar.
Şairin gözünü alan, şiirin kışkırttığı o “karşı kıyalara” karanlık çöküyordur. Dildeki dilsizliği, sesteki sessizliği yakalama isteği hep yarım kalacaktır, ötelerin temsili olanaksızdır belki ama temsilden geri düşmenin de kendine has kazanımları söz konusudur. “Karşı kıyıların” temsil edilemiyor oluşu kendi söz ekonomisini, imge imalatını –temsilini?- yaratır. Kaldı ki, görüntüler sislenip bulanıklaşsa da “sesler” vardır; karanlıkta “çınlamayı” sürdüren... Estetik hareketi boğan mutlak bir karanlık yoktur Necatigil’de, hatta karanlık bazen bir imkânın habercisi, bir sezginin kendi hünerleriyle karşılaşacağı bir kavşaktır. 1965’te yayımlanan “Zar” şiirinde sezgi şüpheyle kaynaşırken itirafla gelen bir bilanço da çıkarılır:
Bir sessizlik benimle gürültüye gitti
O bildiğim yerlere sanki bilmeden gittim
Sanki bir söz söyledim de herkes işitti
Bir kapıyı yavaşça sanki çok hızlı ittim.
Sessizliği gürültüye kaptırmak: özne yalnızca kendi kabahatinin değil, mağlubiyetinin de farkındadır, yavaşça olsa dahi bir kapı (şiir) hızlı itilmiştir. Gelgelelim ne bu eleştirel kabulle ne de üç kayıpla (ayna, anlam ve lamba) özne kendi bozgununu haklı çıkarmaya kalkışır. Şiirle birlikte şair de kendini kurmanın farklı tekniklerini icat etmekle yüz yüze gelir. “Karşı kıyıları” (hiçlik, kıpırtısızlık ya da sessizlik) başka stratejilerle yoklama, görünür kılma gayreti ise kesintilere rağmen daimidir. Arzu yıpransa, yer yer bitap düşse de ötelerde olana gidiş gelişler (“bir iki gider geliriz / sonra kesilir sular”) isteğinden cayılmaz; oyalansa da aldanmayan bir susuzluk olarak şiir kendi ıstıraplı hazzını (ifadeden kaçan şeyi) bulup kaybetmekle, yeniden üretmekle mesuldür… Sanki.
