“Interregnum” Kavramına Dair (II): Arendt
Orhan Koçak

Hannah Arendt bu terimi kullanmamıştır; tekinsiz aralık onda Geçmişle Gelecek Arasında adını alır: İnsanlık Durumu, Totalitarizmin Kaynakları ve Kant’ın Siyasal Felsefesi Üzerine Dersler’le birlikte bence en yüklü kitabının da başlığı.[1] “Fetret” gibi sadece siyasal/yönetimselle sınırlı olmayan bir zaman süresinden söz edilmektedir. Tam bir ara-dönem değildir bu, çünkü “dönem” dediğimizde (Hitler dönemi, Kanuni dönemi, Garip dönemi, 12 Mart dönemi vb.) az çok belli olaylar ve tarihlerle başı ve sonu saptanmış sınırlı bir zaman diliminden söz ediyoruzdur. Peki Antik Çağ, Ortaçağ? “Çağ” terimi de geniş, kapsayıcı olmasına rağmen fazla problemsiz, fazla tasasız kalıyor Arendt’i uğraştıran o tekinsiz aralığı tanımlamak için: “geçmişle gelecek arasında” olmanın anlattığı şey, başlamış, yaşanmış ve bütün marifetlerini ortaya döktükten sonra da yerini zarafetle başka bir çağa bırakmış bir büyük zaman değildir, hem zamanda hem mekânda yayılmış bir Rönesans gibi. Deneme yazarlarının, filozofların/sosyologların, gazetecilerin, şairlerin ve reklamcıların kullanmayı sevdiği ve sık sık da başlığa çıkarttığı “kuşku çağı”, “kaygı çağı” gibi formüllerse, evet, bir problemi işaretliyorlar, ama zamansal belirlenimden büyük ölçüde yoksunlar: torunlarımızın torunlarının hiçbir şeyden “kuşkusu” olmayacak mı, daha önce “kaygı” yok muydu, daha mı cılızdı? Mutlaklaşmış bir şimdinin içinden yapılmış adlandırmalardır bunlar, zamanın geçmiş ve gelecek boyutlarının budanmasıyla tarihsellik de silinmiştir.

Arendt ile Gramsci çağdan veya dönemden değil de bir aralıktan söz ederken ikisi de tarihsel bir soruna, bir sorunun tarihine bakıyorlardı. Burada bir sorunun zamanlaşması kadar, zamanın da sorunlaşması vardır: başlangıç, süre, sonluluk ve geçiş gibi kavramlar üstlendikleri yükü taşıyamıyor gibidirler. Ama iki yazar arasındaki fark da burada ortaya çıkar. Gramsci gözlemlerinde çok daha özgüldür (“spesifik”), sözlerinin belirli bir nesnesi olmasına (bir olay, bir tarih, bir özel ad, bir coğrafi oluşum) özen gösterir. Öbürü –belki de kendi zekasına çok güvendiği için– bir Türk denemecisi veya edebi yönü güçlü bir köşe yazarı kadar sıkıcı olmayı göze almıştır. Anadolu irfanında yer etmiş “böyle gelmiş böyle gider” sözünün Heidegger’cesi olan “her zaman çoktan”ın düzleminde çalışmaya teşnedir. Ama uzatmadan ne dediğini görelim İnsanlık Durumu yazarının. En başta andığım kitabın “Geçmişle Gelecek Arasındaki Gedik” (gap, aralık, boşluk) başlıklı önsözünden, özellikle de pasajın ikinci yarısı:  

Bizim yüzyılımızın entelektüel tarihini, ardışık kuşaklar halinde değil de tek bir kişinin biyografisi biçiminde (insanların zihninde gerçekte ne olup bittiğinin sadece bir metaforu olarak) yazacak olursak eğer, bu kişinin zihninin 360° döngüyü bir değil iki kez yapmak zorunda kaldığını görürüz, ilkinde düşünceden eyleme kaçarken, ikincisinde eylemin –ya da eylemiş olmanın– onu tekrar düşünceye geri dönmeye mecbur bırakmasında. Burada şunu gözlemlemek de söylenenlerin kavranmasına yardımcı olabilir: bu düşünmeye çağrı tavrı, bazen tarihsel zamanın içinde kendine bir yer açan o tuhaf ara(lık) dönemde [in the odd in-between period which sometimes inserts itself into historical time]; sadece sonraki tarihçiler değil, aktörler ve tanıklar da, bizzat yaşayanlar da zamanda açılmış bir aralığın farkına varıyorlardır şimdi, tastamam artık-olmayan şeylerle henüz-olmayan şeyler tarafından belirlenmiş bir aralık. Böyle aralıkların asıl hakikat ânını içerebildikleri de tarihte görülmemiş değildir.[2]

Interregnum’u eylemden tefekküre dönüş zamanı olarak tanımlarken aynı zamanda “hakikat”in de buralarda bir yerde gizlenmiş olabileceğini öne sürüyor yazar. Ama tam hangi hakikattir bu, nasıl bir hakikattir? Hakikat aslında Arendt’in fetrete yüklediği anlamdan (“eylemin sonu”) başka bir şey değil midir, eylemin imkânsızlaşması veya beyhudeleşmesinden mi ibarettir, yoksa eylemsiz tefekkürün hem gizlediği hem de çaktırmadan işaret ettiği daha “öte” bir anlam, bir derin hakikat mi vardır?

En geç 19. yüzyılın ikinci yarısından 1960’lara kadar, Avrupa’da, Şeyh Galip’in “nur-i siyeh” fikrini andıran cilalı bir negatif sembolizmin kültür dünyasına musallat olduğunu unutmayalım. Victor Hugo ve Gérard de Nerval’deki “kara güneş” imgesinin iğvasını düşünelim. “Alacakaranlığın” (“şafak” ve “günbatımı” gibi varyantlarıyla birlikte) bütün bir çağın filozof-şairleri ve şair-filozofları için seçkin, seçilmiş, muteber zaman olduğunu hatırlayalım (Nietzsche galiba biraz da buna tepki olarak öğle vaktine, en kısa gölgenin saatine yerleşmişti). Koskoca Ernst Bloch bile, çok sevdiği Alman dışavurumcu şairlerinin felsefe ve Marksizm içindeki sözcüsü olarak, Arendt’in de telaffuz ettiği o “artık olmayan” ile “henüz olmayan” aralığını, ütopyanın (ütopyacılığın) asli öğesi yapmaktan alamamıştı kendini.[3] Arendt’e dönersek, onun yapıtında bu “kendi karşıtında gizlenen hakikat” fikrinin muhtemel kaynaklarını şüphesiz Bloch’ta değil (Allah korusun!) ama Tocqueville’ci bir liberalizmi seçip ABD’ye göçtükten sonra bile etkisinden sıyrılamadığı eski akıl hocası ve sevgilisi Heidegger’de aramalıyız, özellikle adamın “kendi unutuluşu içinde gizlenen ve korunan Varlık” önermesinde.

Ama okuduğumuz önsözde interregnum tartışmasının daha da yakın bir bağlamı var: büyük şair René Char’ın savaştan sonra 1946’da yayımlanan Rezistans günlüğünden bazı cümleler, pasajlar. Şiir yakamızı ancak bu yüzyılda bırakmıştır, ortaya sürdüğü kötü şairler sayesinde.

René Char

***

Char Nazi işgaline karşı Fransız Direnişi’nde “Yüzbaşı Alexander” kod adıyla savaşmıştı. O yıllarda tuttuğu günlük Almanya’nın yenilgisinden hemen sonra Paris’te Gallimard yayınlarında Albert Camus’nün yönettiği “Umut Koleksiyonu” başlıklı bir dizide Hipnos’un Sayfaları adıyla çıkacaktır. Arendt’in “Geçmişle Gelecek Arasındaki Boşluk”u da o kitaptan bir cümleyle açılır: Notre héritage n’est précédé d’aucun testament – aldığımız mirası bize bırakan bir vasiyet yoktu (ya da, bizim mirasımız hiçbir vasiyetin ürünü değildi). Şimdi, Char bir Türk veya Kürt müteahhidi olmadığına göre, bu cümlenin “biz baba parasına konanlardan değiliz, her şeyimizi diş ile tırnak ile kazıyarak elde ettik!” veya “çalış, senin de olur!” anlamına gelmediği söylenebilir. Arendt’in de bu ihtimali dışladığı görülür. Alıntıyı şu cümleler izliyor:

Bu belki de Char’ın résistance’da geçen dört yılın bütün bir Avrupalı yazar ve edebiyatçı kuşağı için taşıdığı anlamın özünü sıkıştırdığı o tuhaf biçimde ani ve sarp aforizmaların en tuhafıdır. Fransa’nın çöküşü, onlar için tümüyle beklenmedik bir olay, ülkelerinin politik sahnesini bir günden öbürüne boşaltarak onu düzenbazların ve budalaların soytarılıklarına terk etmiş, buna karşılık Üçüncü Cumhuriyet’in resmi işlerine doğaları gereği hiç bulaşmamış olanları da bir vakumun emme gücüyle politikanın içine çekmişti. Böylece, bu yönde herhangi bir önsezileri olmaksızın ve belki de kendi bilinçli eğilimlerinin tersine, ister istemez bir kamusal alan oluşturmuştu bu insanlar: resmi dünyanın takım taklavatının dışında ve dost ile düşmanın gözlerinden uzakta, ülkenin bütün anlamlı işlerinin sözle ve eylemle yürütüldüğü bir alan.

Arendt, bu durumun uzun sürmediğini, savaş bittikten sonra herkesin (?) “sadece kendi çevresinde dönen bir özel hayatın o ‘hazin ışıksızlığına’ geri döndüğünü” belirtir. Oraya dönmek istemediklerinde de önlerinde “düşmanın yenilmesinden sonra siyasal arenayı tekrar dolduran ideolojilerin o eski içi boş çekişmesi” kalıyordur sadece: “silah arkadaşlarını birer fraksiyon bile olmayan sayısız kliğe bölen ve onları kâğıttan bir savaşın sonu gelmez polemik ve entrikalarına sürükleyen” bir çekişme. Arendt’in ancak “okazyonun ağırlığına her bakımdan denk” diye niteleyebileceğimiz nesir-şiiriyle Char’ın cümleleri birbirine karışmaktadır (sadece “kederli ışıksızlık” sözü Char’a ait burada). Ama Arendt, şairin bu açmazı daha savaşın içindeyken öngördüğüne de işaret eder. Char: “Eğer sağ kalırsam, bu vazgeçilmez yılların aromasından kopmak ve hazinemi sessizce reddetmek –bastırmak değil– zorunda kalacağımı biliyorum.” Hazinelerini yitirmişlerdi, diye tamamlayacak Arendt.  

***

Bir karşılaştırmanın zamanı gelmiş gibi. Arendt’in metni klişeye itibar etmese de bir duygu istilasına uğramış izlenimi uyandırmıyor mu? Gramsci’de beklenti ve umut, dolayısıyla duygu boyutu büsbütün eksik değildir, ama tahlil ve tasvirin üstüne ilave bir parıltı eklemekten kaçınır: akıl da irade de olabildiğince serinkanlıdır onda. İzlenimciliğe mesafelidir, net kenar çizgileriyle böler resim yüzeyini (reçel sevmediğini sanıyorum). Çok sevdiği Giacomo Leopardi’yi bile bu bağlamda işin içine karıştırmaz. Herhangi bir yas veya nostalji tonu katmadan, dimdik bakar ve ne gördüyse onu söyler: “yeni”, krizin içinden, krizin imkanlarıyla doğamıyordur; tam tersine, doğumun tıkanmasıdır kriz, “eski”nin, ölmüş-olması-gerekenin ve dolayısıyla ölümün kendisinin de uzayıp gitmesi. “Marazi semptomlar” derken bu süregiden, bu tamamlanamayan ölümü düşünmekteydi muhtemelen.[4]

Gramsci için, psikanalitik deyimle bir “yas çalışmasının” değil, siyasal, kuramsal ve kültürel çalışmanın konusudur bu tıkanma. Israrla yasın içinde kalmak, aslında “marazın” kendisidir: hastalıktan haz devşirme hali. Bu noktada Char’ın vurgusuyla Arendt’inki arasında ince ama belirleyici bir fark da beliriyor. Char’da güzelleştirici ya da yüceltici ışık esas olarak mücadele döneminin üstüne düşer (“vazgeçilmez yıllar”). Arendt’se bunu elbette yok saymadan daha çok yasın ve geri dönülen tefekkürün zamanını değerli kılıyor (parlatıyor) gibidir. Ya da mücadele zamanını bittiği için yad etmek, bitişinin içinden, bittiği için sevmek… İsmet Özel’in “Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandırmak” şiiri, hayranlığa karışan daha tatsız bir duygu da uyandırmıştır bende. İlgili dizeler: “konvoylar geçiyor meşelikler arasından / bir yaprak örtüyorum hayatımın nemli taraflarına / ölümden anlayan, ciddi bir yaprak / unutulmalı diyorum, iyice unutulsun / neden büyük ormanlar kadar heyecanlıydı / karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak.”

İnsanlık Durumu yazarına haksızlık mı ediyorum? Belki. Ama argümanına daha yakından bakmalıyız. Hem onun hakkını vermek, ondan beslenmek hem de serinkanlılık ve duygusallık ikileminin ötesinde bu yazarların ikisinin de yetersiz kaldığı yeri görmek için. Devam edecek.           


[1] Andığım kitapların dördünün de çevirisi İletişim Yayınları'nın Hannah Arendt külliyatından çıktı. Bu yazıdaki alıntıları ben çevirdim.

[2] Metindeki “odd” sözcüğü, “tuhaf” yanında, sivrilen, batan, eşitlenmeyen ve tek (rakam) gibi yan anlamlar da içerir.

[3] Bu konuda Bloch ile Adorno arasındaki bir tartışma, 90’lı yıllarda, Defter dergisinin şimdi unuttuğum bir sayısında yer almıştı. Adorno’nun bütün bu formülasyona şüpheyle baktığını söylemeye gerek yok.

[4] Son zamanlarda Gramsci’nin bu formülasyonunun solun bazı kesimlerinde popülerleştiğini ama Gramsci’de hiç rastlanmayan “kıyametçi” bir renge bulandığını görüyoruz. Cumhuriyet gazetesinden Ergin Yıldızoğlu: “2001’de dünya küreselleşmenin nasıl genişleyeceğini tartışıyordu. Büyük güçler rekabetinin sertleştiği, faşist hareketlerin yükseldiği, ekolojik krizin derinleştiği, teknolojinin varoluşsal kaygılar yarattığı 2026’da ‘Bir dönem kapandı ama yenisi başlayamıyor: Canavarların zamanındayız’” (14/09/26). Şık. Hele bir de Luxemburg’un Junius Broşürü’ndeki sloganla örtüştürüldüğünde daha da cazipleşiyor: “Ya sosyalizm ya barbarlık!”