Anasayfa > Haftalık Yazılar > “İhraç Akademisyen”

“İhraç Akademisyen”

Tanıl Bora

15 Ocak 2020

15 Temmuz sonrası OHAL döneminde kamudan 125 bini aşkın çalışan ihraç edildi. Medyada piyango sonuçları gibi, “tam liste” başlığıyla da verildiği oldu, tararken rastlamışsınızdır.

Bunların içinde özel bir grup, akademisyenlerdir. 6 bin 81 kişi. Kamu üniversiteleri akademik personelinin yaklaşık %4,5’una tekabül ediyor. Bu, yüksek vasıflı olduğu kabul edilen bir alanda, hayli yüksek bir oran.

Kimileri muhreç diyorlar, “ihraç edilmiş”in Osmanlıcası. Ama genellikle, günlük dilin kısaltma alışkanlığıyla, “ihraç akademisyen” deniyor. “İhraç akademisyen”. Bir fiilin isim sıfat arası bir şeye dönüştüğü, fiilin isimde-sıfatta donduğu, dondurulduğu bir kısaltma.

*

“İhraç akademisyenler” içerisinde de özel bir grup, malûm, “barış akademisyenleri”. 10 Ocak 2016’da “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalayanların önemli bir bölümü üniversiteden ihraç edildi, ayrıca yargılandılar.[1] Malûm, Anayasa Mahkemesi’nin 19 Eylül 2019 tarihinde bildiriyi ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirerek suç olmaktan çıkarmasıyla davalar sona erdi, ancak tamamına yakını hâlâ “ihraç” durumunda, haklarının iadesini bekliyorlar.

*

Kamu görevinden ihraç edilenler, çok boyutlu ve müteselsil insan hakları ihlâllerinin mağduru oldular. Bu durum, üniversitelerin insan hakları bahislerine eğilme ‘performansına’ bir bakmayı akla getiriyor. Ankara’da İnsan Hakları Okulu’nun Ülkü Doğanay ve Ozan Değer tarafından hazırlanan “OHAL Döneminde İnsan Hakları Alanında Akademisyen Olmak: Baskıların, Tehditlerin ve Soruşturmaların Gölgesinde Akademi” başlıklı raporu, işte buna eğilmiş.[2]

Rapor, OHAL ilanı öncesindeki ve sonrasındaki gelişmelerin genel olarak insan hakları alanını, özellikle de insan hakları alanındaki akademik çalışmaları nasıl etkilediğini gösteriyor bize. Üniversitelerdeki insan hakları merkezlerinin kadük edildiğini, araştırma alanlarının daraltıldığını, otosansürün yerleşik hale geldiğini gösteriyor. Önemli bölümü “muvazzaf” 103 akademisyenle yapılan ankete göre, insan hakları alanında çalışan akademisyenlerin sosyal medyada görüş beyanından “kaçınma” eğilimi bariz biçimde artmış; soruşturma, mobbing, hedef gösterilme, ihbar konusu olma vakaları keza bariz biçimde artmış; bu konularda araştırma projesi, yurtdışı etkinliğe katılım, konferans tebliği, makale yayımının engellenmesi vakaları %10’dan %24’e çıkmış.

Beri yandan burada, OHAL sürecinin akademisyenler ve sivil toplum örgütleri arasındaki ilişkiyi güçlendiren etkilerine dikkat çekiliyor. Zaten raporun bizzat kendisi, üniversitelerde yapılmayanı yapmanın bir numunesidir.

*

Türkiye İnsan Hakları Vakfı Akademisi’nce hazırlanan, Serdar Tekin’in kaleme aldığı “Üniversitenin Olağanüstü Hali” raporu,[3] bütünüyle üniversitenin hali hakkında bir rapor. Üniversite özerkliğinin ve akademik özgürlüğün -“olduğu kadarıyla!” kaydıyla- tahribini anlatıyor. Otoriter rejim incelemelerine katkı verecek bir teorik dikkatle yapıyor bunu. “Tedbir devletiyle eşgüdümlenme”nin, “korku ve endişe”yi daim kılan “radikal belirsizlik ortamı”nın hüküm sürdüğü bir ortamı anlatıyor. Ehliyet ve liyakatin ölçüt olmaktan çıktığı bir “bünyevi deformasyon”u, “birçok öğretim üyesinin hukuksuz pratiklere iştirak ederek koruculaşması/koruculaştırılması” zilletini anlatıyor

*

Doğrudan doğruya akademisyen ihraçlarını konu alan bir başka rapordan söz edeceğim: “Akademisyen ihraçları: Hak ihlâlleri, kayıplar ve güçlenme süreçleri.”[4] Yine Türkiye İnsan Hakları Vakfı Akademisi bünyesinde hazırlanan bu rapor, Lülüfer Körükmez koordinatörlüğünde, Aslı Davas, Cansu Akbaş Demirel, Feride Aksu Tanık, Güldem Özatağan, Hanifi Kurt, Nermin Biter, Nilgün Toker Kılınç, Serdar Tekin, Zerrin Kurtoğlu Şahin, Zeynep Özen Barkot ve Zeynep Varol’un ürünü.

Bu rapor, ihraç olayının “yargısız infaz” niteliğini ve bir “ağır insan hakları ihlali” olduğunu vurguluyor öncelikle. Sonra, tam manasıyla disiplinler arası bir yaklaşımın vukufuyla, ihraç edilmiş 244 akademisyenle yapılan görüşmelere de dayanarak, bu tecrübenin derinlikli bir analizini yapıyor. Mesleki ruhsat iptallerinden damgalama, aşağılama, “insanlıktan çıkartma” gayretlerine, canlı örneklerle, tam teşekküllü bir kötülük dökümü…

*

Raporun travma ve ruhsal etkilerle ilgili bölümü, güven duygusunda aşınmadan, rutinlerden feragat/feda hissine, kendini atıl hissetmeye, yaşamöyküsünde kırılmaya, yine son derece ayrıntılı ve en az bu derdi çeken insanlar kadar hassas bir hasar tespiti niteliğinde. Araştırmacıların çıkarttığı duygulanım haritası, muhtelif hislerin, algıların yoğunluğuna ve etkileşimine dair, raporun konusu olmayanları da kendileri hakkında aydınlatabilecek fikir veriyor.

Nitekim araştırmacılar, konu ettikleri -ve konusu oldukları- travmanın, hepimizi ‘bağladığına’ işaret ediyorlar. Şu güçlü ikazı aktaracağım: “Süregitmekte olan toplumsal travmanın belki de en önemli açmazı, yalnızca travmaya maruz kalan kolektifi değil, genel olarak toplumsallığı donuk bir zaman duygusunda bırakmasıdır.[5] Geçmiş olaylar ve deneyimler, şimdiki zaman ve geleceğe ilişkin beklentiler aslında zamansal olarak birbiriyle etkileşim halindedir ve geçişkendir. Travmatik kayıp ise, özne, grup ya da toplulukları ıstırap dolu bir şimdiki zamanda askıda bırakır; geçmiş olan travmatik olay anlamlandırılamadığı gibi, geleceğe ilişkin de neredeyse her şey belirsizlik taşır.”

*

Serdar Tekin de “Üniversitenin Olağanüstü Hali” raporunu bitirirken, üniversitenin bünyevî deformasyonunun sadece üniversiteyle ilgili bir sorun olmadığını hatırlatıyor: “Akademik ortamdaki kötürümleşmenin müşterek geleceğimizle ve toplumsal bedelleriyle ilgili sonuçlar. Üniversitenin ve akademik ortamın rehabilitasyonu, ancak Türkiye toplumunun bu bedelleri ödemeye gerçekten itiraz ettiği noktada başlayacak.”

*

“Akademisyen ihraçları” raporu, ihraca uğrayanların bu hak ihlâlleri silsilesiyle baş etme deneyimlerine geniş bir yer ayırmış. Dayanışma ilişkilerinden, yeni sosyal ağlarla aidiyet duygusunun yeniden inşasından, neticede mağduriyetten özneleşmeye yönelme dinamiklerinden söz ediyor.

*

Son andığımız raporda, kimilerine sahiden lüks gelecek, teferruat gibi gelecek mağduriyet kalemleri de var. “Kaynaklara erişememe” sıkıntısı, mesela. Üniversitenin elektronik kaynak veritabanından da ihraç edildiği için, heyecan ve hevesle merak ettiği bir makaleyi okuyamamak, gibi. Evet, insanların neler çektiğini düşününce lüks, teferruat. Ama akademisyenlik dediğiniz, teferruata dair, lüks bir meşgale değil mi zaten, bir yanıyla da? Geçim derdine düşmüş, “medenî ölü” yapılmak istenen birisi, bir makaleye, kitaba erişememeyi dert ediyorsa, bu bir sorumluluğun, bir derdin, bir hevesin, bir aşkın alâmetidir. İhraca uğrayan, kovuşturulan, istenmeyen, işte bir yandan da o dert, o heves, o merak, o aşk değil mi?

*

O bakımdan, “Akademisyen ihraçları” raporunda baş etme deneyimleri babında söz edilen “akademisyen olma iddiasını sürdürme”, “inadına yazma” çabasının müstesna bir kıymeti olduğunu düşünüyorum. “Gerisi teferruattır…” zihniyetine[6] meydan okuyan bir inat.

Burada andığım üç raporun, dosyasına hâkim, teşrih eden, akıllı fikirli raporların üçünün de araştırmacıları, yazarları, “ihraç akademisyenler”dir. “Akademisyen olma iddiasını sürdürme” inadını hem kamuya yararlı bir ürüne, hem de bizzat bir dayanışma etkinliğine dönüştüren akademisyenler... Keza İstanbul’da, Ankara’da, Kocaeli’de, Eskişehir’deki Dayanışma Akademileri’nin yaptığı gibi…

*

“Akademisyen ihraçları” raporu, travmayla baş etme tecrübesinin önemli bir etkeni olarak, “travmaya neden olan politik şiddetin hafızasını oluşturmaya yönelik eylemler”e dikkat çekiyor.

Evet, öyledir. Dehşetli ve soylu bir timsalini anayım: Toptan katledileceklerini bilerek ve bile bile, Varşova Gettosu’ndaki deneyimlerini, oradaki zulüm rejimini gün be gün gizli ve gayet titiz bir çalışmayla kayda geçiren bir grup Yahudi tarihçinin yarattığı Ringelblum Arşivi’ni…[7] Bir tür yer altı enstitüsü niteliğindeki Arşiv’in çalışanlarından bir kadın, Gustawa Jarecka, şöyle yazmış notlarına: “Bizim kayda geçirdiğimiz bu havadisler, tarihin tekerleğine çomak gibi sokulmalı. İnsan bütün umutlarını kaybedebilir, bir tanesi hariç. O da, ileride tarihin gözetleme kulesinden bakıldığında, bu savaşta çekilen acıların ve yaşanan felâketlerin boşuna olmadığının görüleceği umududur.”[8]



[5] “İhraç akademisyen” -veya daha genel, “ihraç”-  lâfının, fiili isimde-sıfatta donduruşunu konuşuyorduk…

[8] Samuel D. Kassow: Ringelblums Vermächtnis – Das geheime Archiv des Warschauer Ghettos. Rowohlt Yayınevi, Hamburg, 2010, s. 23.