Türkiye’de siyaset uzunca bir süredir tümüyle kültürel çatışmalar üzerinden devam ediyor, misal, keyifli sıvılar üreten endüstri ve bunu satan tekel bayileri, aslında basit bir ticaret ağı ama memleketin kültürel çatışmalar ikliminde, bu sektörün festivalleri nümayiş, festivallere çıkan sanatçılar militan, ticari faaliyetleri de kışlık sarayı basmaya hazırlanan hafi teşkilatın yeraltı matbaası geriliminde.
Bu durumun kendisi de, Al Capone’un alkol yasağını fırsata çevirmesi gibi, yeni değerler, yeni imkanlar yaratıyor ve aklı başında herhangi bir endüstrinin olmadığı memleketimizde, muhalefet endüstrisi alabildiğine gelişiyor. Bu endüstri sayesinde, hem siyasette hem ticarette hem de değişik statü gruplarının inşa edilmesinde yeni biçimler, yeni pozisyonlar yaratıyor. Kendisini sürekli speküle eden, sürekli köpürten, kendisine bitcoin gibi yatırım yapan siyasetçiler, bir tür savaş lordu gibi örgütlenip topluca taraf değiştiren siyasi partiler, bunların etrafındaki youtuber, influencer, trol tayfa, bot hesaplar (ve elbette bot hesap çiftliği sahipleri)…
Siyaset ve ticaret zaten içerikle, içtenlikle yapılan bir şey değil, Makyevelli bunun kitabını yüzyıllar önce yazdı. Fakat burada orjinal olan, içeriksizliğin ve içtensizliğin yarattığı büyük boşluğun muhalefet endüstrisi tarafından atıl bir arazi olmaktan çıkartılıp, kültürel çatışmalar için savaş meydanına dönüştürülmesi ve her karambolun kesssin gol olması…
Bosch’un çekmiş olduğu anneler günü temalı reklam filmi Türkiye’nin kültürel gerilim hatlarına enerji yükleyen en son mavra olarak peyda oldu. Üstelik tam da Rober Bosch’un alamet-i farikası olan enerji tasarrufçuluğuyla 5 kuruşa, seküler orta-sınıfları ‘hayvanseverlik’, ‘annelik’ tartışmaları etrafında arkasına dizmeyi başardı ve seküler kültür-muhalefet endüstrisinde, kendinden önce oraya çoğunlukla klişe 29 Ekim, 10 Kasım Atatürk reklamlarıyla çoktan gelmiş olan rakı-bira-şarap, otomotiv, çikolata, kıyafet, mobilya, lastik, emlak, bitcoin patronlarının otomobilli, yazlık sinemalı nostaljik dünyasına park etti.
Bir anneler günü reklamı, seküler görünümlü iki kadın pırıl pırıl bir mağazada, çocukları hakkında konuşuyorlar, bu arada da geleneksel olarak kadına yazgılı beyaz eşyalara dokunuyorlar, şurasını burasını yokluyorlar. Reklamın sonunda anlıyoruz ki, kadınlardan birisinin evladı bir köpekmiş ve o da anneler gününde kendisini anne hissetmek için mağazaya gelmiş.
Havuz medyası ve hükümet yetkilileri elbette çıldırdı ve hükümet çevrelerinden pek çok ağır sözlerle hayvanlara, hayvanseverlere ve bu Bosch’un reklamına galiz hakaretler etti. Ahir zamanın kanaat önderleri trollerin ve havuz medyasının sokakta yaşayan hayvanlara (milli güvenlik sorunu/it) hayvanseverlere (ittapar) karşı tutumu malum, evlenmeden yaşayan, evlendiğinde de çocuk yapmadan çalışan kadınlara karşı tutumu da. Hükümetin mümkünse çalışmayan, (gülmeyerek) iffetli, en az üç çocuk doğurabilmiş, üstelik bunları da sezeryanla değil bir tür helal doğum diyebileceğimiz klasik yöntemle yapabilmiş kadını/anneyi idealize ettiği ve bunun için geçtiğimiz yılı mesela aile yılı ilan ettiği, gene geçtiğimiz yıl gender/toplumsal cinsiyet kelimesini buharlaştırmaya çalıştığı da malum.
Türkiye’de yaklaşık 60 yıldır üretim yapan bir firmanın ve reklamlarını yazan, çeken, tasarlayan, dağıtan mürettebatın tüm bunları bilmemesi mümkün olmadığına göre; Bosch’un hükümetin hedefindeki iki odak olan seküler-orta sınıf kadın ile genel olarak evcil hayvanları ama özel olarak da köpekleri anne-çocuk yaparak aile mefhumunun etrafında birleştirmesinin anlamı ne olabilir?
Bosch elbette piyasadaki pek çok eğilimi takip eden reklam-araştırma şirketlerinden veri çekiyor, hizmet satın alıyor ve kendisine göre bir profilleme yapıyor ve bu profilleme potansiyel müşteriye göre bir reklam hazırlıyor, reklam imajı yaratıyor. İlginç gelebilir ama Türkiye’de şu anda en güçlü seküler pazar. Boykot günlerinde, yandaş dünya seküler pazarın gücünü gördü, benzer bir şekilde, seküler eğlencenin sponsorluğunu yapan alkol piyasası da AKP iktidarı döneminde hiç olmadığı kadar büyüdü ve çeşitlendi.
Bosch da tam olarak seküler pazara oynadı. Kadını, eğitimli, orta-sınıf, çocuksuz; hayvanı/köpeği evladı gibi sever olarak profillemek AKP medyasının ağır ateşi altında elbette; patriyarka-kapitalizm tartışmaları woke bir tutumla “cancellanacak” ve mevzu hayvanseverliğe kilitlenecekti. En azından sosyal medyada takip ettiğim pek çok hayvansever de reklamı tam buradan sahiplendi ve hatta bundan sonra Bosch diyerek tam da markanın istediği saflaşmaya enerji aktardı.
Ben kendi adıma burada hayvan hakları meselesini, türcülüğü elbette tartışmayacağım, benim de hayvan arkadaşlarım var deyip (ama bu arada hakikaten var) komik duruma düşmeyeceğim, kadını mutfakla anneyi de iş makinası ile özdeşleştiren reklamın patriyarkayla ilişkisini feminist hayvansever arkadaşlarımız şüphesiz benden daha iyi (no sarcasm, ciddiyim) yaparlar.
Ben burada, Bosch’un woke kültürünün gazıyla kurmaya çalıştığı öncelik fetişizminin kültürel çatışmalar meselesine yaslanarak muhalefet endüstrisi içerisinde bir marka olmaya çalışmasına ve tüm bunların cancellayıp/gölgede bıraktığı Bosch’un 1906’dan beri dünyada 1972’den beri Türkiye’de endüstriyel kapitalizmin bir aktörü olarak sınıf mücadelesi içerisindeki pozisyonuna bakmaya çalışacağım.
***
Elbette önce harika 90’lar.
Tevellüdü yetenler bileceklerdir, Bosch’un Türkiye’deki tarihi epey eski olmakla birlikte kanonik beyaz eşya markası haline gelmesi 1990’ların bitmeyen ikinci yarısına denk gelir. 1997’den itibaren Bosch kurucuları Robert Bosch’un “Müşteri(lerimin güvenini) Kaybetmektense Paramı Kaybetmeyi Tercih Ederim” temalı, Alman fenotipli portresiyle, zaten memlekette varolan ‘Almansa sağlamdır’ algısına yürüyen bir dizi reklam filmi çektiler. Bu reklam o kadar tuttu ki, bu sözün altına kendi imzalarını atan pek çok esnaf henüz memlekete yeni gelmiş olan ithal lazer printerlerden çıktılar alıp koltuklarının arkasındaki sümenlere, sinek boklu vergi levhalarının yanına astılar.
Sonra başka bir şey daha oldu, 1999 senesinde Abdullah Öcalan Suriye’den çıktıktan sonra, önce Yunanistan’a ardından da İtalya’ya geçti. Bu esnada Türkiye piyasasına aynı yıllarda girmeye çalışan özellikle İtalyan beyaz eşya markaları büyük bir boykota uğradılar ve bu markaları gusto alanına sıkıştıracak büyük bir imaj kaybı yaşadılar. Bu boşluk da Bosch’un Türkiye piyasasında yol almasında önemli gelişmelerden birisi oldu.
Fakat, Bosch’un Türkiye’de bu kadar kolay ilerlemesini sağlayan ama neredeyse hiç bilinmeyen bir altyapı yatırımı vardı. Daha ilginci Bosch aslında bir beyaz eşya markası değil, bir otomotiv yan sanayi ve yedek parça markası. Bosch bu pazarda zaten önemli bir aktör olduğu için ve belki de önemli otomotiv markalarıyla fikri mülkiyet ilişkilerinden ya da dümdüz otomobil sektörü (sanayi üstüpü, yağ kir pas) ile değil şıkır şıkır mutfaklarla/salonlarla anılmak istiyor. Muhtemelen yıllara sari bir strateji ile oluşturulmuş olan bir imaj çalışmasının sonunda biz onu beyaz eşya markası olarak tanıyoruz.
Meseleyi Türkiye bağlamında daha iyi anlamak için biraz daha geriye bu sefer nostaljik 70’lere gitmemiz lazım.
Koç grubu 1968 yılında Bursa’da büyük bir araziyi toplulaştırarak, üretim lisansını aldığı Fiat’ın Türkiye şubesi olarak Tofaş’ı inşa etmeye başladı ve ilk 001 plakalı Hacı Murat 1972 yılında trafiğe çıktı. Hemen ardından, denizlerdeki dev canlıları takip eden otostopçu balıklar gibi, dünyanın her yerinde otomotiv havzalarına yedek parça fabrikası kuran Bosch 1972 yılında Bursa’ya bir otomotiv parçaları fabrikası kurdu. Zira Fiat’ın yanısıra neredeyse eşzamanlı olarak bölgeye (OYAK) Renault da geldi ve Bosch bu iki markanın kullandığı bilhassa püskürtme/yanma ve başka önemli motor aksamlarını üretmeye başladı. Her ne kadar Demirel’in deyimiyle Türkiye’nin 70 cente muhtaç olmasına kadar varan meşhur ithalat/döviz krizi döneminde Fiat/Tofaş bu krizi aşmak için kendi yedek parça fabrikası OPAR’ı kurmuş olsa da (Tofaş yedek parçaları bu yüzden bu kadar ucuzdur ve Tofaş arabası modifiye etmek bu yüzden bir alt kültürdür) Bosch Türkiye’de önemli bir yer tutmuştu. Bursa’yı bir kale olarak kullanarak 1992’de Manisa’ya ikinci fabrikasını bu sefer Bosch&Siemens Hausegerate markasıyla kurdu ve bildiğimiz o meşhur “Müşterimi Kaybetmektense Paramı Kaybetmeyi Tercih Ederim” reklamı ile piyasada bu sefer beyaz eşya markası olarak ilerledi.
Konuyu dağıtmadan, Bursa ve ardından Manisa konusuna ve gerçek zamanımızın başladığı 15 Temmuz sonrası Türkiye’nin derinleştiği, göklerde görün(e)mez uçağın yerini TOGG’a bıraktığı pandemi sürecine geri dönelim. Pandemi başlamadan önce hatırlanacağı üzere dünya otomotiv devi Volkswagen, Türkiye’nin otomotiv havzası Bursa-Kütahya-Manisa-İzmir civarlarında arsa bakıyordu ve ciddi bir yatırımla üretiminin bir kısmını Türkiye’ye kaydırmak için fizibilite çalışması yapıyordu. Fakat pandemi ile derinleşen kur krizi, Türkiye’nin gri listeye girmesi ve pek çok türbülanstan dolayı Volkswagen Türkiye’den vazgeçti, aynı günlerde Türkiye’nin yanlış bilinenin aksine üçüncü yerli ve milli arabası (1-Devrim, 2-Anadol) Fiat Doblo’nun (aslı astarı PininFarini olan TOGG’u ille de yerli ve milli sayacaksak 4. sıraya belki koyabiliriz) bütün hakları Brezilya’ya satıldı. Böylelikle Bursa’daki otomotiv sektörünün amiral gemisi Koç-Tofaş/Fiat grubu da fiilen küçülerek oradaki eko-sistemi daralmaya zorlamış oldu.
Pandeminin ardından ise bildiğimiz üzere büyük bir akıllı araçlar/elektrikli araçlar dalgası yaşandı. Hatta Elon Musk bu işi Tesla otomobilini bir araç değil cihaz olarak tanımlayacak kadar ileri götürdü; bu da bütün sistemini fosil bazlı yakıtlara göre kurgulamış olan Türkiye’de Renault-Fiat gibi markaları etkiledi ve sektör küresel şoklarla da daralmaya başlamış oldu.
Tüm bu gelişmeleren dolayı Bosch-Otomotiv hem küresel olarak hem de Türkiye bazında küçülmeye gidiyor ve küçülme harika bir fikirle elbette işçilerden başlıyor. Bosch globalde 15 bin işçiyi işten çıkartmayı planlarken, Bursa’daki otomotiv yan sanayi fabrikasından da 1500 kadar işçiyi çıkartmayı planlıyorlar. Planlamaya göre, 2027 yılına kadar 1150 mavi yakalı işçi çıkartılacak, emekliliği yaklaşmış olan ‘emektarlar’ emekliliğe ‘teşvik’ edilecek ve beyaz yakalı, mühendis/yönetici taifesinden 250-300 kadar çalışan da 2030 yılına kadar tedricen işten çıkartılacak. Böylelikle, Bursa’da emek yoğun işlerin otomasyona yaptırıldığı kompakt bir fabrika, küçük bir mavi yakalı-beyaz yakalı grubu olarak 2030’lara girmiş olacak.
Öte yandan Manisa’daki beyaz eşya fabrikası aynen devam. Bosch’un bu sektördeki patentleri, üretim teknolojileri servis ve dağıtım ağı (güncel sayıyı bulamadım ama 2000’lerdeki reklamlarda 1500 bayiden bahsediliyor, AVM’ler ile birlikte bu rakam mutlaka değişmiştir, ama her durumda ciddi bir bilinirlik, servis ve satış ağı olduğu kesin) Bosch’u beyaz eşyada hâlâ önemli oyunculardan birisi haline getiriyor.
Ama burası şimdilik harika görünse de, 1906’dan beri işçilerle uğraşan bir endüstri olarak Bosch elbette bu meselenin yalnızca bir artı-değer meselesi olmadığını bilhassa, (2026 baharına damga vuran maden işçilerinin, yalnızca işveren holding değil aynı zamanda DİSK ve hükümetin façasını alan işçilerin eylemine bakarak) aynı zamanda marka imajı ile ilgili olduğunu çok iyi biliyor.
Ve bu imaj meselesi bilhassa ticari dünya için rüzgâr estikçe hareket eder (ki imago’nun bir anlamı da hayalet/korkuluk). Şimdi orta-sınıf seküler kadınlık ile hayvanseverlik kesişimselliğinden muhalefet pazarına yürüyen Bosch’un beyaz eşya piyasasına girerken kullandığı meşhur reklamları mesela bu eyyamcılığın harika örneği. Ben bu döneme ilişkin üç tane reklam filmi buldum ve bu üç reklamın üçün de de yalnızca erkekler oynuyor. İki reklamda beş erkek var, üçüncü reklamın tamamında ise Robert Bosch’un fotoğrafları ve erkek mühendisleri ve çalışanlarıyla birlikte çekilmiş fotoğrafları ve filmleri kullanılmış, seslendirmelerin tamamı da erkekler tarafından yapılmış. Şimdi reklamın profilinde tüketici orta-sınıf seküler kadınlar var, 90’lardaki reklamın odağında ise Alman garantisini/sağlamlığını arkasına almış, mahalle asudeliğiyle bütünleşmiş, kalfalı-patronlu dürüst, neşeli esnaflar. Erkeklerle birlikte iki de hayvan var; bunlardan ilki reklam filmlerinin birisi başlarken çöplükten miyavlayarak fırlayan ve ona eşlik eden gerilim müziğiyle bir tür Hitchkokvari uğursuzluk/gerilim çağrıştıran kedi. İkinci hayvan ise diğer reklamın başında ve sonunda gördüğümüz ve reklam biterken kırmızı beyaz Bosch tabelasına konan paçalı güvercin. Malum 28 Şubat günleri ve ne olur ne olmaz Bosch tabelasına bir (devlet) kuşu kondurmak iyidir.
Hülasa, Bosch, diğer muadilleri gibi parasını kaybetmek yerine işçilere kaybettirmeyi tercih eder, Susurluk sonrası 28 Şubat dünyasında satıcı erkeklerle Milli Güvenlik konseptini Alman sağlamcılığı ile tahkim etmeyi vaat eder; 2026 Türkiye’sinde ise işçileri kapı dışarı etmeye hazırlanırken, kendisini boykot etmesi muhtemel seküler muhalefet endüstrisinin tüketicilerini de hayvanseverlik üzerinden, üstelik özündeki patriyarka-kapitalizm işbirliğini woke bir numarayla perdeleyerek, tavlamaya çalışır.
