Ey toprak ana, beni ört, beni sakla, beni koru!
Aslında, Kurak Günler (hele hele Kurtuluş bu kadar konuşulmuş ama yeterince tartışılmamışken) üzerine konuşulması anlamsız görülebilir. Ne var ki, Türkiye Kanun Hükmünde Kararnamelerin icat edildiği 12 Mart’tan beri ama asıl olarak 2016’daki darbe girişiminden itibaren yoğunlaşarak bir hukuk meselesiyle karşı karşıya: Hukuku ne yapacağız? Hukukla ne yapacağız?
Kurak Günler en genel anlamıyla bu sorunun peşine düştüğü için kıymetli.
Bir de tabii memleket-dünya gündeminden dolayı ihmal ettiğim ‘şahsi meselem’ taşra mevzusu var filmde. Kendisi zaten dışarılık (taşgaru) demek olan, neredeyse bütün hepsinin girişinde “Hurdacılar, dilenciler giremez” yazan bir dışarıda bırakma, içe kapanma mekânı olarak taşra. Hasbelkader birileri, bir domuz, bir terörist, bir hukukçu, bir kentli, bir turist ‘bilinmeyiz taşramızdan bakmayız’ öğüdüne uyup içeri girdiğinde, sarkastik aşağılanmadan günah keçisi olarak linçlenmeye kadar pek çok tertibatın devreye sokulabileceği bir ihtimaller coğrafyası.
Linç ve Domuz
Film, sonradan hakim ve Savcı olduğunu anlayacağımız bir kadın ve bir erkeğin, büyük bir obruğa bakarak yaptıkları sohbetle açılıyor. Savcı Emre, Hakim Hanım’a mealen kaçtır, belediye başkanının yemek davetine türlü bahanelerle icabet etmediğini anlatıyor. Hakim Hanım da, ‘burası küçük yer, anormal karşılanır’ diyerek gitmesini teşvik ediyor.
Onlar kasabaya doğru dönerken, filmin meşhur cinnet/şenlik sahnesi başlıyor. Bir domuz, yaralı bir şekilde ilçenin içinde kaçıyor, ama bir süre sonra domuz öldürülüp bir traktöre bağlanıp sürükleniyor. İlçenin tüm erkekleri, silah atarak, koşturarak, araç konvoyu ve insan seli şeklinde, sürüklenen domuzun peşinden gidiyorlar. Domuz sürüklendikçe, kanının yerde çizmiş olduğu hat, Durkheim ve takipçilerinin toplumu kuran sacre/profane ikiliğinin dinamizmi olarak işaret ettiği sınıra dönüşüyor. Kitlenin cinnete dönüşmüş coşkusu ve onların ateşli silahlar kanunu, meskun mahal kanunu başta olmak üzere pek çok kanunu ihlal etmesi ilçeye yeni atanmış olan savcıyı rahatsız ediyor.

İşte bu noktada, domuzun ‘leşi’nden sızan kan tarafından çizilmiş olan sınırın ayırdığı ilk ikiliğe gelmiş oluyoruz, kanun mu töre mi, devlet mi klan mı, kan bağı mı yurttaşlık mı? Akrabalık antropolojisi üzerine önemli çalışmalar yapmış olan M. Sahlins kan bağına dayandığı düşünülen akrabalığın bile aslında kültür tarafından inşa edildiğini iddia eder ve ekler: ‘kültür kandan yoğundur’ ve bu önerme en azından Türkiye’yi de içine alan, Ortadoğu dünyasının kurak iklimleri için biraz daha doğrudur.
Bu arada, filmin açılış sahnesindeki domuz leşinin yerinde bir ‘terörist leşi’ de olabilirdi, taşranın kurak dünyasında ikisi birbirinin yerine kullanılıp, konulabiliyor ama domuzun kanı ile bir sınır çizmek ve ele geçirilmiş bir domuzun leşinin etrafında coşkudan cinnete yürümek daha anlamlı, daha derin. En azından bize bir soru sorma hakkı veriyor, bir insanın bir başka insanı terörist olarak adlandırıp, onu öldürüp, cesedini aşağılamaktan (yanlış da olsa) bir muradı olabilir. Peki ya domuz?
Pehlivanlık kariyerinin jübilesini 28 Şubat’a yanlayarak tamamlamış olan Hülya Avşar, artık çoktan reyting çukuruna yuvarlanmış olan dizisini uçurumdan kurtarmak için, ‘domuz eti’ üzerinden sekülerlere hamle yapıp seküler vs. muhafazakar ateşine odun taşıma cazgırlığına soyunup linç kültürünü dizisine taşıyarak muhafazakarlara bir haz vaat etti, Canan Kaftancıoğlu’nun siyaseten cancellanmasında en önemli mevzulardan birisi eşinin domuz yemesi iddiası ve Köfteci Yusuf’un neredeyse okkanın altına gitmesini sağlayan mevzuda domuz eti satıyor olmasıydı…
Şöyle düşünelim, mesela bir arkadaşınız tatlı bir muhabbetin ortasında biraz ketumlaştığınızda size ‘domuz gibisin’ dediğinde ya da alkollü müskirat tüketirken bilhassa bir erkeklik meselesi olarak iş iddiaya bindiğinde ‘koy koy domuz sıkısı’ olsun dediğimizde ya da taşrada hasımlar hayvanattan ve insanattan düşmanlarını yere sermek istediklerinde, saçmaların en cesametlisi ‘domuz sıkısı’nı talep ettiklerinde, buradaki konu nedir?
Marry Douglas’a göre, hayvanlarla ilgili tabularımızın önemli bir kısmı onların yaşam biçimleriyle ilgilidir, ucube olarak gördüklerimizi tüketemeyiz; Marvin Harris’e göre, hayvanlarla ilgili tabuların tamamı, materyal kültürle ilgilidir. Yani Hindistan’da ineğin kutsal olması, beslenme rejiminin protein bazlı yürümesinin mümkün olmadığı için tarıma dayalı olmasıyla ilgilidir; benzer bir şekilde Yahudilik’ten İbrahimi dinlere miras kalmış olan domuz tabusu da neolitik toplumların protein ve karbonhidrat arasında bir tercih yapmasıyla ilgilidir. Yani, Harris’e göre, domuzu beslemek zordur; su kaynakları ve tarım arazilerinde insana ortakçıdır; inekler gibi süt vermez ve tarımda kullanılamaz; derisi-kürkü küçükbaş hayvanlar gibi kullanışlı değildir; ayrıca ne küçükbaşlar ne de büyükbaşlar kadar sürü hayatına uyumlu değildir, handiyse kendi çekirdek ailesi ile birlikte (domuzun murdarlaşma kıssasını düşünelim: ‘eşini kıskanmaz’) tarımcıların (bilhassa nohut ve buğday tarlaları) tarlalarını mahveder. Üstelik bunu her aşamada yapar, daha tohum toprağın altındayken, burnuyla toprağı sürer ve tohum olarak atılmış buğday, nohut tanelerini yemeye bayılır (ki keyifle kuruyemiş tüketenlere dönük bir hitap da taşrada Nohut Domuzu’dur) ve başaklar göğerdiğinde de bitkinin sapını, başağını yer ve elbette tüm bu aşamalar boyunca ekinleri mahveder. Dolayısıyla, burada bir kâr zarar hesabı vardır; domuzu eti için beslesen, verdiğin kadarını geri alamazsın; yaban keçileri gibi dağlarda yaban hayatı içinde tutup avlasan arazilerin mahvolduğuna değmeyecek… Sonuç, domuz kırsalda ne evlere ne ahırlara sokulmayacak ne de dağlarda barınmasına müsaade edilmeyecek bir hayvandır (bu yüzden ketumiyet bir domuzluk ölçütüdür) kendisi ve familyası için yaşar, verdiğini geri alamadığın bir borçlu gibidir, ne artı-değer, ne verimlilik, ne çarpan etkisi… daha ne olsun, murdardır. Eti yenmez ama toplumun şiddetini ve günahlarını emen bir günah keçisi olarak ya da Homo-Necans’ın öldürme arzusunu tatmin etmeye yarayan Homo-Sacer’in hayvani simetrisi olarak taşlanarak, kurşunlanarak, zulmedilerek öldürülür ve onun öldürülmesi genelde taşrada, taşranın doğal koruyucuları (rangerlar), korucular ve avcılar-atıcılar tarafından bir şiddet ritüeline dönüştürülür.
Dolayısıyla kırsalın domuza karşı tutumu bizi bir yere getirir. Taşralı, Marx’ın para-meta-para döngüsüne benzer bir şekilde (teşebbüs yetenekleri zayıf olduğu için, bilhassa ilişkilerde) her döngüden sonra, daha fazlasını ister. Selam verdiyse çay, çay ısmarladıysa kahve, kahve ise yemek… Hatırın vadesi de en az kırk yıl… Bu yüzden, hesap ödeme zamanı geldiğinde hesap ödemek için (erkekler elbette) birbirlerini ezerler ve karı-koca birbirlerine müdanası olmayan, ayrı ayrı hesap ödediği rivayet olunan Almanlara (Almancıların anlattığı kadarıyla) ifrit olup Alman Domuzu derler. Taşralı, hep verdiğinden daha fazlasını ister, ötekinde hep bir fazlalık görür, görmek ister, komşunun tavuğu komşuya bu yüzden kaz görünür, bir koyup üç almak ister, etinden, sütünden, yününden faydalanamayacağı mahlûku bile murdarlaştırır, tedhiş eder. Kendi kendine yaşayan geyikleri sevmeye doyamaz, onlara muhabbetli isimler takar, maral, gazel, ceylan… İrlandalı köylüler mesela, ‘kuğu göle yük olmaz’ derler, Anadolu’da ‘bana dokunmayan yılan bin yıl yaşayabilir’ bu yüzden kimseye zararı, yükü olmayan kaplumbağanın kabuğu şans getiren olarak, evlerin eşiğine asılır…
Malum dünyada ama bilhassa ülkemizde antropoloji dediğimiz disiplin bir tür meczupluk gibi görülüyor, taşraya yeni atanmış Savcı da elindeki beratı bir tür deus ex-machina olarak görüyor… Aileden adliyeci olduğunu anladığımız genç müstantik, biraz idealizm, biraz da ezberindeki kanunu der’akap hayata geçirmek için, şu bir günde kavga dövüş evlendirildikten sonra, gerdek gecesinin sabahında karısından bebek bekleyen köyün delisi gibi, kanun namına bir düzen kurmanın mümkün olduğunu düşünüyor.
Daha taşra eşrafının ziyaretini beklemeden, onların selamını alıp çaylarını içmeden, hülasa hatır-gönül denilen ahlaki borç ekonomisinin içine girmeden, eşraftan, ekabirden insanları, üstelik polis marifetiyle, mevcutlu olarak getirtmeye kalkıyor.
Şeflerin silahları ve avladıkları hayvanların bir şeylerini bedenlerine, otağlarına takarak sergilemeleri, süsten öte, şeflik kurumunun alamet-i farikasıdır. Bu takılarla şef, kabilesine şöyle seslenmektedir: ey budunum senin için tehlikeli hayvanlarla savaştım ve onu alt ettim… ben yalnızca güçlü değil aynı zamanda sizin için fedakar ve sizden daha cesurum… işte bu mızrağım, bu domuzun dişi, bu gergedanın boynuzu.
Savcı, silahları teslim edin, domuzun ölüsünü ortadan kaldırın, şefleri sigaya çekin deyip, kanunu uyguladığını düşünürken; aslında taşra şeflerinin hegemonya alametlerine saldırmakta, onların hegemonik alanlarına karşı racon kesmektedir.
Daha neler…

Fareler, Müphemlik, Liminalite
Filmin ikinci önemli hayvanı fareler. Fareler özellikle modern tıbbi bilginin gelişmesiyle birlikte salgın ve hastalıkla eşitlendi, psikolojik olaraksa farelerin hızlı, kontrol edilemeyen hareketleri, insanı nörolojik bir tehdit algısıyla baş başa bırakır. Ama sosyal olarak asıl mesele, farelerin liminal bir müphemlikte konumlanmalarıdır. Bir yandan mezarlarda ve evlerde ölümle-yaşamın arasında, bir yandan mutfaklarda ve tuvaletlerde (kanalizasyonlarda) temizlik ve kirliliği ihlal ederek liminal eşikte yaşayıp, mülkiyeti ve sahipliği, temizliği ve hijyeni, güvenlik ve huzuru müphemleştirirler.
Dolayısıyla, filmde taşra ekabirinin arketipi ya da totemi, (kötü) koku gibi işgalci, ihlalci, sınır tanımaz, endişe verici faredir diyebiliriz. Böylelikle, filmin başından itibaren taşra ekabiriyle savcının giderek şiddetlenen sürtüşmesine, metaforik düzeyde farelerle mücadelesi eşlik eder.
Böylelikle, Emin Alper sinemasının en önemli temasına geliriz. Müphemlik, belirsizlik, iyi-kötü, doğru-yanlış ayrımını belirsizleştiren bitmeyen kuşkuların alacakaranlığı ve liminal eşikte askıda kalan karakterler.
Filmde izlediğimiz taşra eşrafı da bir tür fare kolonisi gibi, sınır tanımıyor, ihlal ediyor ve bütün pozisyonları, bilhassa savcının yasa pozisyonunu kendilerine göre müphemleştiriyor. Belediye başkanı baba belli ki ekabirden, oğlan da avukat ve bir avanesi var ve onları da avcılar-atıcılar gibi paramiliter organizasyonlarla ya da bağ evi organizasyonlarıyla harekete geçirebiliyor. Yani baba-oğul ve avanesi taşradaki ticari-siyasi-kültürel-sosyal pek çok ilişkiye hakimler ve kendilerine göre kendileri için sınırları var ama kendilerine sınır konulmasını istemiyorlar, fareler gibi yaşayıp kötü koku partikülleri gibi havada süzülerek, bütün sınırları ihlal ederek yaşayabiliyorlar.
Savcı, bunların yemek davetine mesafelenerek ve onların karnavalesk bir taşkınlık olarak gördüğü (hadi savcı beyin gül hatrı için kabahat diyelim) fiili, bizzat suç olarak işaretleyerek ve (avrat ve atla birlikte erkekliğin teslisinin üçüncü parçası) silahlarına el koymaya azmederek, üstelik deplasmanda, çizmeyi aşıyor.
Fakat, taşranın bir huyu vardır, acele etmez, zaten niye etsin, Roma birkaç onyılda Kudüs’e kadar gelmiştir ama Kudüs Roma’ya geri taşınmak için yaklaşık 500 yıl beklemiş, bir daha da oradan çıkmamıştır. Engels’in fethedenlerin fethedilmesi dediği mesele. Hatır gönül olmazsa, muğlaklık var, dedikodu var, iftira var buralar herkesin kafasına göre doldurabileceği boşluklar ya da palimsetik olarak yeniden yazılmış şaibe katmanlarıdır.
Bir sonraki sahnede, susuzluk nedeniyle evinde banyo yapamayan savcıyı, gölette suya girerken ve kasabalının pek sevmediği (eşcinselmiymiş, gayri meşru çocukmuymuş, mevcut başkana rakip diğer siyasetçinin iç oğlanı mıymış ne?) bir gencin kendisine verdiği ‘tehlikelidir buralar’ yollu nasihatlerini dinlerken görürüz. Akşamında ise, bir ziyafet masasında, ilçe belediye başkanı onun avcı ve avukat oğlu ve savcı bir bağ evinde buluşurlar. Burası antik dünyadan kalma bir androndur (erkek odası) birazdan zaten çalgı çengi olacak, Pekmez denilen sabi, meczup bir çingene kızı oynatılacak, tatsız şeyler yaşanacaktır.
Kendi oğlu ve onun akranı olan Savcı Emre’yi baş başa bırakmadan önce, belediye başkanı, sıradan bir sohbet ediyormuşçasına, biraz da aba altından sopa göstererek, savcıya memleketin su sorunundan, ‘bilimsel’ bir üslupla bahseder. Memleket susuzdur, yeraltı sularına ihtiyaç vardır, başka yolu yoktur ve dahası yeraltı suları ile obruklar arasında ilişki kurmak, biraz memleketin kalkınmasını istemeyen bozguncuların lafıdır, zaten aksini ispatlayan birtakım raporlar da vardır…
Sonra eğlence başlar ve gene tatsız bir sohbet, Savcı Emre “bizim de sermayemiz itibarımız” der “benden öncekiler hoşgörmüş olabilir” der ve laubaliliğe izin vermeyeceğini, mesafeyi koruyacağını hissettirir. Gecenin ilerleyen saatlerinde kusar, sarhoşlukla-bilinç arasında halüsinasyon ile gerçeklik arasında birkaç kez uyur-uyanır. Sabah uyandığında kafasında büyük boşluklar vardır, ne olduğunu tam olarak hatırlamamaktadır. Tuvalette elini yüzünü yıkarken, boynunda gördüğü ihtimalen şehvetli bir öpüşten sonra kalmış morluk boşlukları ve ihtimalleri büyütür.
Savcı güne, kafasında soru işaretleri, bir obruk ve bir de tecavüz vakası ile başlar, gece Pekmez’e tecavüz edilmiştir.
Savcının içindeki şüpheler kanalizasyonda annesi tarafından beslenen fare yavruları gibi, önüne konulan fotoğraflarla, fısıltılarla ve imalarla büyür, bağ evindeyken tuvalete gittiğinde anahtar deliğinden de gözetlenmemiş miydi zaten? Acaba Pekmez’e tecavüz edenlerden birisi kendisi olabilir mi? Acaba barajda kendisini uyarmaya gelen oğlan ile sevişmiş olabilir mi? Acaba bağ evinin sahipleriyle sevişmiş olabilir mi? Acaba bağ evinde kendisine tecavüz edilmiş olabilir mi? Ya da bu ihtimallerin değişik kombinasyonlarının mümkün olabileceğine ilişkin biteviye fısıltılar, fotoğraflar, imalar, üstü kapalı tehditler.
İşte bu noktada taşra eşrafı kendisine posta koymaya kalkan savcıya hukuk ve kültür, töre ile hukuk, doğruluk ve hakikatin inşası arasındaki farkı, sarhoşluk ve işret aleminin yarattığı büyük çukurlarda (tıpkı obruklar gibi) ve boynundaki morlukta öğretmeye başlarlar. Sedat Peker’in iştihayla tarif ettiği gibi önce küçük küçük ısırıp, ardından parça koparmaya başlarlar. (Oğuz Atay, taşrayı bir hayvan olarak yazsa acaba, “avını taşarak yutan bir hayvan olduğu için ona taşra denildi” der miydi?)
Homo Politicus vs. Homo Legis
Filmin ikinci yarısı ve son çeyreği giderek bir Türkiye alegorisine döner.
Taşra eşrafı ve onun mücessem hali olan belediye başkanı, çökmekte olan zemine, giderek ilçeye yaklaşan obruklara bakmadan, geleneksel yöntemlerle yani kuyularla ilçenin su sorununu çözmeye devam etmek istemektedir. Suyu başka bir yayladan su hattı kurarak, tehlikesiz bir şekilde getirmek de mümkündür ama başkan bu işi maliyetli bulduğu için, geleneksel yöntemle devam etmek istemektedir. Bu yüzden adliyeye yakın durarak, hatır-gönülle ya da tehditle (gazeteciden bir önceki savcının zehirlenme korkusuyla tayin vakti gelmeden, apar-topar kaçtığını öğreniriz) ÇED raporu vb. yasal zemini bir an önce oluşturmak istemektedir.
Başkanın oğlu avukat ve yancısı tecavüz suçlamasıyla gözaltına alındığında, savcıya karşı halkın öfkesi yavaş yavaş kabarmaya başlar. Eve gelen bir çocuk konuyu özetler, ilçeye suyun gelmesini öteki parti istememekte, bu yüzden mahkemede davayı oyalamaktadır; gazeteci de hem ‘şöyle-böyle’ birisi, ahlaksız birisi olduğu için hem de öteki partinin adamı olduğu için suyun gelmesini engellemeye çalışanlara yardımcı olmaktadır. Bu esnada hem su davası hem de tecavüz davası sürerken, savcının telefonuna gazetecinin ‘şöyle-böyle’ olduğunu işaret eden fotoğraflar düşmeye başlar, en sonunda da savcının bağevinde başkanın oğlu avukat ile birlikte birbirlerinin omuzlarına sarılıp, sarhoş bir şekilde poz verdikleri o fotoğraf gelir ve sonra da o fotoğraf yerel bir gazetede yayınlanır.

Sonrasında tam da Emin Alper’in bizi içine çekmeye çalıştığı büyük bir muğlaklık dehlizinin içine çekiliriz. Savcı olay yeri incelemesinde o gece gömlek cebinde olan dolmakalemi bulur, bağevindeki erkeklerin ve Pekmez’in yarı çıplak oynadıkları görüntüleri ve kendisinin bağevindekiler tarafından uyandırıldığını hatırlar. Gazeteci ise savcının yarı baygın bir şekilde kapısına geldiğini ve geceyi birlikte geçirdiklerini iddia etmekte, savcı da rüya ile gerçek arasında gazeteci ile sevişmiş olabileceğine ilişkin görüntüler görmektedir. Savcının boynundaki morluk tecavüze ortak olduğu için midir yoksa gazeteci ile seviştiği için mi yoksa alelade bir şekilde sarhoşken yatıp yuvarlandığı yerlerde örneğin bir ısırgan otu tarafından mı oluşturulmuştur? Savcı gerçek ve halüsinasyon arasında gelip giderken, Pekmez’den alınan semen örnekleri, gözaltındaki avukat ve onun yancısına ait çıkmaz ve geriye net bir hakikat kalır: Savcı da o gece onlarla bağ evinde birliktedir ve bunu sanki içindeki şüphelerin de etkisiyle gizlemiş gibidir.
Savcı filmin sonuna doğru bütün avcılar-atıcılar kulübünün gözaltına alınmasını emreder. Bu da ilçede bir ‘kalkışma’ başlatır. İlçenin sakinleri, evde durum değerlendirmesi yapan savcı ve gazeteciyi ‘ahlaksız ilişki’ içinde bulunmakla suçlayıp, küçük çaplı bir linç girişimi başlatırlar. O esnada zaten gazetecinin yerel gazetesi basılmış, eşyalar yakılmaya başlanmıştır. Sonra sürek avı başlar. Filmin başında kovalanan domuzun yerini şimdi savcı (yasa) ile gazeteci (hak/ikat) almıştır. Kovalamaca kaçanlarla kovalayanlar arasında büyük bir obruğun (gayya her zaman ağaca dönüştürmez, bazen de yarıklarıyla korur fanileri Zeus’tan) oluşmasıyla son bulur.

Bence filmin yarattığı en büyük metafor burası. Türkiye’nin özellikle 2015’ten sonraki tarihi ikiye bölünmeden ziyade, ortasında büyük bir yarığın olduğu, birbirine temas etmesi mümkün olmayan iki yaka. Filmin son çeyreğindeki Türkiye’nin katliamlar tarihini (6-7 Eylül, Sivas-Maraş, 15 Temmuz) bir ilçeye sıkıştırma çabası olmasa aslında güzel bir film. Bir de hiçbir taşra eşrafı, savcıya bu şekilde yürüyemez, yürümemiştir, taşralılar da lumpen paramiliter güçler de ancak devletin teşvikiyle kalkışırlar ki zaten bu yüzden de eşraf ve ayakçılar devletini sever, devlet de eşrafını. Tersi durumda kaybeden daima eşraf olmuştur ve elbette taşranın ekabiri bunu çok iyi bilir.
Bu bakımdan bence filmi taşranın dengeleri, ilişkileri üzerinden okumak gerekirse bence en kritik karakter Hakim Hanım, keşke kendisini daha çok görsek. Memleket gerçeğini özellikle idare-i maslahat, töre ile yasanın uyumlulaştırılması meselesini en iyi o biliyor, görüyor. Hakim Hanım’ın temsil ediyormuş göründüğü ‘sağduyu’ aslında, tam da Turgut Özal’ın başka bir bağlamda söylediği ‘benim memurum işini bilir’ eyyamcılığının en sofistike hali. Savcıya (gene filmin muğlak havasına uygun bir şekilde) yakınlaşmak istiyor, onun iyiliğini istiyor gibi görünüyor ama bu yakınlık anaç mı, kadınsı bir arzu mu orası da muğlak. Ama tavsiyeleri gerçek bir Türkiye tahlili; ‘kimbilir belki buradan evlenirsiniz’ dediği nokta aslında yasa ile taşra eşrafının, Türkiye’de devlet ve sınıfların bir cümlelik özeti. Savcıyı gözaltına alınırken zorluk çıkarmamasına ilişkin ‘sizin için bu gece en güvenilir yer nezaret’ tavsiyesi ise herhalde, siyasetçinin yasa ile kurmuş olduğu 15 yıllık sabıkanın bir özeti.
* Öncelikle Emin Alper ile Özcan Alper’in sondan birer önceki filmleri olan Karanlık Gece ile Kurak Günler arasındaki benzerliğin, soyadlarından başlayarak, metaforlarına, mekanlarına, konularına hatta dramalarındaki çatışmanın çatısına kadar benzerlikler konusunda büyük bir tezvirat yapıldı, iki yönetmende bu konuyu centilmence ‘benzerlik’ olarak tanımladı ve Müge Anlı kuşağı ile sanat sinemasının kesişim kümesini işgal eden kitleye sarı kola/çekirdek eşliğinde yeni bir Zeki Demirkubuz Vs. Nuri Bilge Ceylan temaşası çıkmadı.
